Pazartesi , 18 Ekim 2021
Home / YAZARLAR / Samet Erdoğdu / EFRİN ACISI – NEWROZ COŞKUSU! / SAMET ERDOĞDU

EFRİN ACISI – NEWROZ COŞKUSU! / SAMET ERDOĞDU

Halkımız Efrin acısı ile Newroz heyecanını birlikte yaşıyor. Uçaklar, tanklar, toplar Efrin’i dize getiremedi… Efrin’i gökten yağan, havada uçan ölüm teslim alamadı…

Efrin düşmayacek miydi? Efrin Türkİye’nin Vietnam’ı mı olacaktı? Efrin Kobani, Stalingrad mı olacaktı? Hayır değil, bunların koşulları yoktu… Ama Efrin yutulsa bile, TC’nin midesine saplanan yılan kemiği olabilirdi. Olmadı.

Neden?

”Güçler orantısız derecede eşitsizdi!”
Hayır, bu, eksik bir cevap. Saldırgan teknik olarak üstündü, sayısal olarak üstündü; ama ahlaken, siyaseten, hukuken değil.
Bir savaş sadece kılıçların gücüyle kazanılmaz. Barbar Türk ordusu ve müttefikleri haydut çeteleri maddi olarak güçlüydü; gerilerinde 800 bin kilometrekarelik bir devlet vardı; güçlerini takviye edebiliyor, yaralılarını geri çekebiliyor, mühimmat, silah, lojistik akışı sağlayabiliyor, uydulardan, silahlı – silahsız insansız hava araçlarından Efrin savaşçılarının hareketlerini izleyebiliyorlardı…

Türk saldırganların bütün bu avantajları ”kale”nin uzaktan dövülmesi, hırpalanması, gedik açılması için birer avantajdı. Bir cephe savaşında gücü sınırlı bir hasma karşı azametli bir heyula gibi çullanmak için işe yarardı. Hasmı korkutup kaçırtmak, paniğe kaptırmak, şaşırtmak, onun savaşma azim ve iradesini kırmak için işe yarardı. Ama yüzyüze, siper sipere savaşta bunların rolü sıfıra inerdi.

Bilek bileğe, göğüs göğüse karşı karşıya gelindiğinde artık toplar, uçaklar, hatta tanklar fazla işe yaramaz. Bu noktada ”savunmayı ve püskürtmeyi bilmek” önemlidir. Kendi gücünü ve düşmanın gücünü iyi bilmek ve düşmanı nasıl yenebileceğini hesaplayabilmek önemlidir. Kazanmaya odaklanmak, kazanmaktan başka seçenek düşünmemek önemlidir.

”Teke tek savaşta yenilmediler.” (A. Arif)

Halkımız, savaşçılarımız bu güne dek hiç bir savaşta döğüşçü olarak kesin yenilmiş değildir; Kürt savaşçıların cesareti, fedakarlığı, haklı olmaktan kaynaklanan döğüşme azimleri asla kırılmamıştır. Ama Kürt savaşçıları, Kürt siyasetçileri gibidirler; akıllarıyla değil, içgüdüleri, sezgileri, heyecanlarıyla savaşırlar ve ağır kayıplar vererek en sonunda ”yenilmeden kaybederler”. Evet yenilmeden. Yahut yenilip yenilmedikleri bile belli olmadan. Düşman son darbelerini hileyle, kurnazlıkla, binbir ilişkiyi kullanarak Kürdü aldatmakla vurur. Bir vurdu mu da iyi vurur; bu vuruşun acısı yıllarca geçmez. Yenemediği halde savaştan vazgeçirdiği Kürtleri, zapt edemediği halde hileyle savaşçılardan ”arındırdığı” kaleleri ”kökten temizlemeye” girişir.

”Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun!” (Seyit Rıza)

Kürdün makus talihinin acı dersi budur.

Efrin, Türk saldırganın yalan, hile ve desiseleriyle baş edemedi. Ama önünde boyun eğmedi, diz çökmedi. Yine de kaybetti. Kaybeden sadece Efrin değil. Kaybeden bir bütün olarak Kürt milletidir; kaybeden insanlıktır.

Türk saldırganların er ya da geç Efrin şehir kapılarına dayanacakları sır değildi. Ama Efrin içinde çok ciddi direnişle karşılaşacaklarını biliyorlardı. Efrin halkının şehirlerini, evlerini, namus ve şereflerini ölümüne savunacaklarını biliyorlardı. Hile yaptılar…

Bir yandan Efrin’i havadan, karadan şiddetli bombardıman ettiler. Kitle katliamı yapmakta, Halepçe türü soykırım yapmakta tereddüt etmeyecekleri izlenimi verdiler. Öte yandan gizli diplomasi mekanizmasını harekete geçirdiler. Sonuna kadar direneceklerini defalarca beyan etmiş olan Efrin Kanton yönetimi ve Efrin savunma kuvvetleri YPG / YPJ üzerinde dolaylı psikolojik baskı uyguladılar.

Erdoğan 14 Mart sabahı Efrin’in ”inşallah akşama kadar düşeceğini” söyledi; ”girdik, giriyoruz” dedi. Akşam, sözcüleri, ”düşecek değil, kuşatılacak” şeklinde düzeltme yaptılar. Oysa kent zaten kuşatılmıştı.

Geveze Erdoğan, şehre akşama kadar gireceklerini askeri değerlendirmelere dayanarak mı söylüyordu? Hayır, “diplomatik çalışmaların” akşama kadar sonuçlanacağını umuyordu. Kendisine böyle bilgi verilmişti.

19 Mart tarihli Yeni Özgür Politika’da Selahattin Erdem’in ”Efrin Newrozu” başlıklı yazısı var. Yazının akışından, TC işgalcilerinin Efrin’e girdikleri 18 Mart’tan evvel yazıldığı belli oluyor. Şöyle diyor:

”Herkes bilmeli ki, faşist – soykırımcı TC’nin Efrin saldırısından Rusya, Avrupa, ABD, İran ve Esad yönetimi birlikte sorumludurlar. Bu güçler, 20 Ocak’ta ‘Saldır’ dedikleri AKP – MHP faşist diktatörlüğüne şimdi ‘Dur’ diyeceklerine, bir de utanmadan YPG – YPJ güçlerine ‘Efrin’i terk edin’ diyorlar. BM sekreterliği, sivil Efrin halkını savaş uçaklarıyla bombalayan TC faşizmine ‘Dur’ diyeceğine, saldırıya uğrayan mazlum Efrin halkına ‘Efrin’i terk et de ölümler olmasın’ diyor.”

Selahattin Erdem, bu sözleri basında yayınlanan boş beyanatlara dayanarak mı söylüyor? Hiç de değil. Belli ki taa Kandil’e dek uzanan bir ”arabuluculuk mekanizması” devreye girmiş. Araya girenlerin hepsi de ”Şehri boşaltmazsanız sivillerin ölümünden siz sorumlu olursunuz” şantajını kullanmış. Ne arabuluculuk ama! Kürd’e ”evini, yurdunu katillere, yağmacılara terk et; yoksa kendi ölümünden kendin sorumlu olursun” diyor! Böyle bir yüzsüzlük, utanmazlık olabilir mi? Kürtler böyle şerefsizce bir teklifin yüzlerine yapılması cüretinde bulunulması için hangi zaafları gösterdiler?

Ben, bu zaafın savaşan ya da savaşma iradesinde olanlar tarafından gösterildiğini sanmıyorum. Hiç bir ahlaksız, cephede ölmeyi göze almış insanların karşısına böyle utanmazca bir teklifle çıkamazdı. Savaşanlar gayet iyi biliyorlardı ki Türk bombardımanları altında verilecek kayıplar; yitirilmiş bir kentin uzun vadede vereceği kayıplardan daha fazla olamayacaktır. Türk işgalciler Efrin’e neden girdiklerini hiç gizlemediler. Burayı zapt ettikten sonra Kürt nüfusu Efrin’den ilelebet çıkaracaklarını, evlerini, hayvanlarını, tarlalarını, herşeylerini harp ganimeti olarak Uygur, Arap, Kafkasyalı, Türkmen vs. islamcı çetelere vereceklerini söylüyorlardı. Bu, yerinden yurdundan sürülmüş binlerce Kürd’ün uzun vadede ölümü demektir. Alan bebekler gibi Akdeniz’in vahşi sularında boğulacaklar; hastalıklar, açlıklar, yokluklarla ölecekler; hayatta kalanlar yaşadıkları garip topraklarda, yad illerde köle olacaklar. Oysa Efrinlilerin küçük tarım, küçük ticaret ve küçük zanaatçılık üzerine dayalı bağımsız ekonomileri vardı. Herkesin evi, toprağı, bahçesi, hayvanları, işlettiği bir dükkan ya da atelyesi vardı. Tüm bunlar islamcı çetelere harp ganimeti olarak verilecek.

Bunun islama aykırı bir yanı yok. Türk devleti Efrin’e Fetih Suresi okuyarak saldırdı. ”Fetih hakkı” olanın, fethedilen yeri üç gün yağma etme hakkı, boyun eğmeyen, bu yüzden kenti terkedenlerin malına mülküne el koyma hakkı vardır. Peki kanlarının son damlasına kadar kentlerini savunacaklarını defalarca beyan etmiş Efrin savaşçıları bunları bile bile bu güzelim kenti bir gece içinde neden boşalttılar?

Bu soru, savaşçıları, onlara şehri boşaltma emri verenleri kınamak için sorulmuş bir soru değil. Meselenin arka cephesini aydınlatmak için cevaplanması gereken bir soru.
Kentin bir gece içinde terk edildiği apaçık. Çünkü Türk ve islamcı işgalciler kente karşılarında direnecek kimse olmadığından emin, rahat ve pervasızca girdiler. Türk İHAlarının, uydularının, öteki gözetleme aygıtlarının geri çekilen YPG / YPJ’lilerin geri çekilmekte olduklarını adım adım izledikleri, geri çekilmeden haberdar oldukları besbelli. Her taraftan kuşatılmış olan Efrin’e Halep yönünde bir koridor bırakılması tesadüf değil; bilinçli bir tercih. Bu koridioru TC işgalcileri kapatabilir, geri çekilmeyi engelleyebilirlerdi. Bu durumda savaşçılara sonuna kadar direnmek dışında bir seçenek kalmazdı. Bir şehri, tüm savaşçıları ve halkın önemli bir kısmını öldürerek ele geçirmek hiç bir askerin tercih etmeyeceği bir yanlışlıktır. Böyle bir fetih, kalıcı olmaz.

Demek ki TC Efrin’i zapt etmek için bir kent savaşını göze alsa bile, bunu tercih etmemiş. Devreye başka ilişkileri sokmuş. Bu ilişkileri Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun telefon ve görüşme trafiklerinden, basında çıkan öteki haberlerden izlemek mümkün. Ayrıntıları bilmiyoruz. Tillerson – Erdoğan görüşmesinde olduğu gibi, resmi tutanak tutulmayan, hatta tercüman bile alınmayan görüşmeleri, diplomatik yazışma ve haberleşmeleri, diplomatların şahsi girişimlerini vs. bilmiyoruz.

Fakat devletler, hükümetler arası bütün bu karanlık görüşme trafiklerinin eninde sonunda hedef alacağı bir kesim var. Selahattin Erdem’in bahsettiği gibi tüm bu devletler Kürtleri bir biçimde geri çekilmeye ikna etmek için Türk devletinin elçiliğini yaptılar. Bazı Kürtlere heyetler yolladılar; Rojava ve Efrin yönetimi üzerine baskı kurulması için arabuluculuk etmelerini sağladılar… Peki kimi devreye koydular?

Trajedi

”İki tip trajedi vardır. Biri Şekspir (Shakespeare), diğeri Çehov trajedisi… Şekspir trajedilerinde perde kapanırken sahnede bir dizi ceset ve kan gölü kalır. Çehov trajedilerinde herkes sağdır, ama hayatta kalmanın faturası ağır olmuş, sağ kalanlar büyük tavizler vermiştir. Yaşamaktadırlar, ama herkes mutsuz, kalpler kırıktır.” [Amos Oz]

Efrin trajedisi bu ikisinin bileşimidir. Sahnede Kürd’ün kanı ve cesetleri yanında kentini meçhule kadar düşmana terk edip kaçan 200 000 insan var. Bu sayı daha da çoğalacak.
Bu kadar insan neden bir meçhüle doğru kaçmak yerine kentlerinde kalmadı? Ölümü göze alabilirler miydi?

Bu tüyler ürpertici, korkunç soru binlerce insanın ve YPG / YPJ savaşçılarının şehri işgalcilere bırakıp ”stratejik değişiklik yapmalarının” nedenini anlamak için sorulmalıdır. Yurdundan edilmiş insanları yargılamak ve kınamak; geri çekilen savaşçıları aşağılamak için değil.

Bir işgal saldırısının ne korkunç, ne dehşetli olduğunu bilmek için onu gözönüne getirmek veya tarihin acı hatıralarını anımsamak yeter. Şekspir trajedisiyle mi, Çehov trajedisiyle mi yoksa her ikisiyle birlikte mi karşılaşacağını bilmeyen kuşatma altındaki bir kent halkının dördüncü bir trajedi yolunu, yani Alan bebekleri bekleyen yolu tercih etmesi ancak böyle anlaşılabilir.

Siyasi İrade, direnme azmi

Burda kilit soru direnme iradesidir, bu irade siyasi bir iradedir. Ağır bir sorumluluktur ve yönetimdekilerle savaşçıların omuzlarındadır. Onlar sadece kendi kaderleri hakkında değil; o kentin halkının kaderi hakkında da sorumludurlar.
Düşmanın kullanacağı zayıf nokta işte burasıdır. Düşman, öldüreceği sivil insanların katledilmesi sorumluluğunu da o insanların üzerine yıkar. Bu, katilin maktülü suçlaması küstahlığıdır. Maktül edilecek olan suçlamayı kabul ederse belki hayatta kalır; ama ömrü boyunca aşağılık bir yaşama mahkum olur. Yaşayan ölüye döner. Kabul etmezse, katil onu öldürür ve hiç bir sorumluluk, vicdan azabı duymaz. ”Hak etmişti” der. Mahkemede hafifletici nedenlerden ötürü cezasını bile düşürebilir.

Kurban

Efrin TC ejderhasına kurban sunulmuştu. Tıpkı masaldaki gibi: Şehrin su kaynağını tutan ejderha, şehir halkından her gün 13 – 18 yaş arasında, körpe bir kızı kendisine kurban sunmalarını ister. Kurban daima kızdır; kendini savunamayacak derecede güçsüzdür. Ejderha taptaze et ve kan ile doymaktadır. Kent halkı her gün bir kızı ona kurban verir. Şehir halkı önce şehrin kimsesizlerini, yetimlerini, en fakirlerini ejderhaya kurban ederler. Ama sıra bir gün şehrin soylularına gelir… Ta ki bir gün bir yiğit, sevdiği kızı kurtarmak için ejderhayla cenk etmeye cesaret edene ve onu öldürene kadar… O güne dek ejderha her gün bir can alır. Asla doymaz. Bir önceki kurban bir sonraki kurbanın yolunu açar. Semizledikçe iştahı artan ejderha daha sık ve daha fazla kurban ister. Bu, böyle devam eder gider.
Türk burjuvazisinin ”yüzyıllık parantez”i kapatmak üzere Tayyib’i sahneye sürdüğü günden itibaren, hatta ondan evvel Özal saltanatı sırasında gözünü en yakın coğrafyadaki kurbanlara diktiği sır değil. Çoktandır o güne hazırlanıyordu ve nihayet zamanın geldiğine karar verdi. Fakat masallardakinin aksine, kurbanı bir ahaliden istediği körpe kız değil; yağma sofrasını paylaşmak için itişip duran öteki canavarlardan istediği bir pay oldu. Payına Efrin düştü. Öteki canavarlar, bu hırslı, gözünü kan bürümüş canavara Efrin’i kurban sundular.

Kuşatma

Efrin kazası köy ve kasabalarıyla teşkil ettiği coğrafya itibariyle çoktan kuşatılmıştı. İran ve Rusya’nın rızasıyla Efrin’in kaderi çoktan çizilmişti. Erdoğan işgal başlar başlamaz ”Suriye’de bir paylaşım savaşı var” diye açıkça niyetlerini ifşa etti. Ama her şey uzun zaman önce kotarılmıştı. Buna ”Afrin ilgi alanımız dışında”, ”Fırat’ın doğusunda 30 bin kişilik ordu kuracağız” açıklamaları yaparak yeşil ışık yakan Amerika, Suriye hükümeti ve Avrupa Birliği de dahil olmuştu…

Şehir merkezinin kuşatılması iki aya yaklaşan bir kıskaç daraltma sonunda gerçekleşti. YPG / YPJ savaşçıları çetin direnişleriyle TC işgalcilerinin ilerleme hızlarını, onların umduğundan daha fazla güçleştirdi ve uzattılar. Ama eninde sonunda kent savaşı vermek zorunda kalacaklarını biliyorlardı. Panik halinde, darmadağınık halde kaçmadılar. Düzenli biçimde geri çekildiler. Bundan sonrası artık kuşatılmış kentin savunması olacaktı.
Kuşatma bir kent halkının başına gelebilecek en ağır zorluklardan biridir. Kuşatanlar kentin suyunu, elektriğini, dışarıyla iletişimini keserler. Kentteki yiyecek, içecek, ilaç gibi zorunlu ihtiyaç maddeleri kısa sürede tükenir. Aralıksız bombardıman ve ateş altında can kayıpları artar… Halkın direnme iradesi zayıflamaya başlar. Kent yöneticileri ve savaşçılar kendi üzerlerinde boğucu bir basınç duymaya başlarlar. Bu basınç düşmanın gaddarlığı ve hunharlığından duyulan kaygılarla birlikte daha da artmaya başlar. Düşman da ”aman vermeyeceği” izlenimi vermek için elinden geleni yapar. Hastahaneleri, ibadet yerlerini, alış veriş yerlerini vs. bombalar. Saldırının şiddetinden şehrin kedileri, köpekleri, kuşları paniğe kapılır; şehri terk ederler.

Tarihin kaydettiği korkunç kuşatmalar vardır. Osmanlı’nın II. Viyana kuşatması, Nazilerin Stalingrad kuşatması gibi… Kuşatılan kentler yeterli stoklara ve direnme iradesi ve araçlarına sahip değillerse çabuk teslim olurlar. Ama bu olanakları varsa, savaşçıların sayısı yetersiz, teknik güçleri zayıf da olsa kolayca teslim olmaz; ya da aynı anlama gelmek üzere, kentlerini düşmana terk etmezler. Kadın, çocuk, hasta ve ihtiyarları daha baştan tahliye eder; kentte savaşma ve direnme iradesi olan insanları bırakarak kentlerini savunurlar. Bu andan itibaren yalnızca savaşçılar değil; kentte kalan herkes hem savaşın hedefi, hem de savaşın tarafıdırlar; savaşmak zorundadırlar. Silahları yoksa silahsız, düşmandan alarak, savaş dışı kalmış yurttaşlarının silahlarını kuşanarak, çarçabuk onları kullanmayı öğrenerek; gerekirse kumanda sorumluluğu üstlenerek direnme savaşı verirler. Bu savaş bir ”Anayurt Savaşı”dır. Ölüm – kalım, hürriyet – esaret savaşıdır… Her savaş gibi kaybetmek ihtimali her zaman vardır. Bazen kaybetme ihtimali daha baştan bellidir. Fakat savaşanlar kaybetmek için değil; kazanmak için savaşırlar. Üzerlerine tecavüz eden tacizcileri def etmek için savaşırlar. Tecavüzü kabul etmeyi daha baştan reddederler. Ölmeyi ya da kazanmayı göze alırlar.

Cephe

İşalciler tarafından saldırıya uğrayan bir yurt ya da yurt parçasının tümü savaş cephesidir. Kürt katili Türk kumandan Mustafa Kemal’in dediği gibi, ”Hattı müdafaa yoktur; sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”

Bu anlayışta tüm yurttaşlar da müdafiidirler, savunma savaşçıları, ya da direnişçi. Savaşabilecek, direnebilecek, direnişe katkı sunabilecek durumda olan herkes üniformasız savaşçıdır. İstiklal savaşçısı. Fakat bu, temenni yahut zorlamayla olmaz. Bunun için ortak bir siyasi irade gerekir. Saldırıya uğrayan yerin yönetimi o yerde yaşayan herkesin rızasını, desteğini kazanmış olmalıdır. Eğer daha baştan bir ikilik, bir yarılma varsa orayı savunmak çok zordur. Hele de devasa bir güç ile ufacık bir kente saldırılıyorsa bütün ahalinin tek vücut, tek yürek olması gerekir. Bunun içinse toplumun değişik kesimlerinin ya mevcut siyasi irdeye tam desteği; ya da o irade içinde temsil edilmesi gerekir. Efrin somutunda bunun ne düzeyde sağlandığı konusunda fikrim yok. Yurtdışında yapılan Efrin mitinglerinde Rojava’dan PYD ve savunma kuvvetleri YPG, YPJ dışındaki kesimlerin bayrak ve flamalarını görmedim. Bu miting ve protestolarda Güney Kürdistan’dan YNK, Goran; Rojhılat’tan İran KDP ve Komala, Kuzey’den ise PKK, KKP ve Türkiyeli örgütler bayrakları, sembolleri, sloganları ya da flamalarıyla vardılar. Ama sözgelimi Irak KDP, Rojava’dan ENKS gösterilerde ya yer almadı, ya da hiç belli olmadılar. PKK üzerindeki yasak halen devam ettiği için Avrupa’daki gösterilerde PKK bayrağı taşınmadı; ama PKK çizgisindeki kitle örgütlerinin flamaları, APO posterleri taşındı.

KNK’nin 11 Mart’ta Amestardam’da 53 parti ve çok sayıda sivil toplum kuruluşuyla yaptığı Efrin konulu toplantı dört parçadan bütün Kürt örgütlerinin katıldığı bir toplantı oldu. Bu toplantıda bütün Kürtler ortak bir metin üzerinde anlaştılar.

Fakat Kürtleri esas birleştiren zemin, bizzat Kürt ulusal zemini, halkın ulusal tepki ve öfkesi oldu. Halkın her parti ve görüşten kesimleri yürüyüş, gösteri ve protestolara katıldılar. PKK’lilerin baş çekiciliğindeki ya da ağırlıkta olduğu daha önceki eylemlerde çok kez taşınması engellenen Kürdistan bayrakları bu gösterilerde taşındı. Kürdistan’a özgürlük ve bağımsızlık talep eden sloganlar atıldı. Efrin etrafında ulusal bir duyarlılık oluştu. Türkiyelileşme, Suriyelileşme vs. söylemleri pek dillendirilmez oldu; yapılan konuşmalarda ”demokratik konfederasyonalizm” falan diyenler olduysa da ağırlıkla Kürtlük ve Kürdistan konusu öne geçti. Kürdistan bayrakları ve parti ve örgütlerin bayrak ve flamaları dışında hiç bir devletin yahut ulusun bayrakları taşınmadı. Amerika, Rusya, İsrail, İran, Türkiye, Irak, Suriye vs. bayrakları taşınmadı.

Halkımız 15 Ekim Kerkük şokunu henüz üzerinden atmamışken Efrin şokuyla karşılaşmıştı. Halepçe’nin anıları daha taptazeydi. Roboski’nin acısı henüz geçmemişti. Cizre, Şırnak, Sur, Batman ve harabe edilen öbür şehirlerin enkazları halen yerlerinde duruyor; evlerin bodrum katlarında diri diri yakılan gençlerimizin yanık ceset kokuları şehirlerimizin üzerinde geziyordu. 2014’te İŞİD tarafından mahvedilen Şengal’in yaraları henüz kabuk bağlamamış; Kobani nekahat halinden henüz çıkmamıştı. Bütün bunların üstüne Efrin şoku bindi. Ve en sıradan Kürtler bile kendi kendilerinin efendileri olmamalarının acısını iliklerine dek kemiklerinde hissettiler. Bu, alanlarda haykırılan sloganlara da yansıdı.

2018 Newroz’u bu ortamda kutlandı. Halkımız alanlarda bir yandan Efrin için ağladı, gözyaşları döktü; bir yandan Ey Reqib’in haykırdığı gibi ”Ey düşman Kürt ölmedi, yaşıyor” diye meydanlarda halay çekti. Buruk Newroz kutlamalarıyla geleceğe dair umutlarını sergiledi.

Diğer Başlıklar

MEHMET ELMAS VE HÜSEYİN ELMAS’IN HATIRASINA! Samet Erdogdu

MEHMET ELMAS VE HÜSEYİN ELMAS’IN HATIRASINA Bugün Mehmet Elmas’ın (1956, Doğanşehir, Çığlık Köyü – 22 …

KÜRDİSTAN’DA ENTEGRE SÖMÜRGECİLİK!

Kürdistan, Sarı hocanın tabiriyle ‘’devletler arası sömürge’’dir. Kastedilen devletler Türk, Fars ve iki Arap devleti …

ULUSLARARASI DURUMUN BAZI YÖNLERİNE DAİR

Bu yazı Kasım 2019’da yazıldı. Petrol başlığı altındaki alıntılarla, Brzezinki’nin kitabındaki pasajlar sonradan eklendi. “Durum„ …

Tarihsel Bir Çalışma: “Mücadelede Birlik” Broşürü

Teslim Töre’nin yazdığı ilk eserler kendi deyişiyle mağara kokar. Bunlar Malatya, Adıyaman, Antep ve Tokat’ın …