15 AĞUSTOS 1984 BİR ULUSAL DİRİLİŞTİR
15 Ağustos, Kürdistan’ın yakın tarihinde sıradan bir tarih değildir. Bu tarih, hangi siyasal değerlendirme yapılırsa yapılsın, Kürt toplumunun yakın tarihinde yarattığı etkiler bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de gerçekleştirilen silahlı eylemlerle başlayan süreç, yalnızca askeri bir mücadele olarak değil; Kürt halkının inkâr, asimilasyon ve baskı politikalarına karşı geliştirdiği tarihsel itirazın yeni bir biçimi olarak ortaya çıktı.
Bugünden geriye baktığımızda, 15 Ağustos’u değerlendirirken iki şeyi birbirinden kesin çizgilerle ayırmak gerektiğini düşünüyorum: 15 Ağustos’un ortaya çıktığı tarihsel koşullar, yarattığı umut ve devrimci çıkış ile bugün gelinen siyasal nokta aynı şey değildir. Hatta bana göre bugün bu iki durum arasında ciddi bir karşıtlık bulunmaktadır. Birincisi, inkâra karşı bir başkaldırı, ulusal özgürlük umudu ve devrimci bir çıkıştı. İkişncisi, yani bugün gelinen nokta ise giderek bu tarihsel hedeflerden uzaklaşan, teslimiyet ve tasfiyeyi içinde barındıran başka bir siyasal süreçtir. Bu nedenle 15 Ağustos’u anlamak, onu bugünün politikalarıyla özdeşleştirmek değil; doğduğu tarihsel koşullar içerisinde değerlendirmek demektir.
12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye ve Kürdistan’da ağır bir baskı dönemi yaşandı. Devrimci ve sosyalist hareketler ezilmeye çalışıldı; binlerce insan tutuklandı, işkencelerden geçirildi, zindanlara dolduruldu; bir çok devrimci ve yurtsever ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldı. Kürt halkı açısından ise baskının ayrıca ulusal bir boyutu vardı. Kürt kimliği, dili, kültürü ve tarihsel varlığı üzerindeki inkâr politikaları sürdürülüyordu. Kürtlerin ayrı bir halk olduğu gerçeğinin ifade edilmesi dahi ağır baskılarla karşılanıyordu.
Diyarbakır Cezaevi bu dönemin hafızasında özel bir yere sahiptir. Orada yaşanan insanlık dışı uygulamalar yalnızca tutsakların bedenlerini değil, bir halkın iradesini kırmayı amaçlayan politikanın simgelerinden biri haline geldi. Mazlum Doğan’ın, Kemal Pir’in, Hayri Durmuş’un, Akif Yılmaz, Ali Çiçek ile Dörtlerin ve dönemin diğer devrimci tutsaklarının direnişleri bu koşullar içerisinde tarihsel anlam kazandı. 15 Ağustos çıkışı böyle bir tarihsel atmosferin içerisinde gerçekleşti.
Dolayısıyla 15 Ağustos’u yalnızca iki ilçede gerçekleştirilen askeri eylemlere indirgemek, onun yarattığı siyasal ve toplumsal etkiyi anlamamak olur. Esas mesele, bu eylemlerin Kürt toplumunun önemli bir kesiminde yarattığı psikolojik ve politik etkiydi. Mesaj açıktı: İnkâr edile bir halk vardır ve bu halk kendi kaderini tayin etmek için yeni dönem başlatıyordu. 15 Ağustos’un en önemli sonuçlarından biri, bana göre, korku duvarında açtığı gedikti. Karanlıktan aydılığa açılan bir tünelin ilk darbe vuruşu idi.
Devletin yıllarca sürdürdüğü inkâr politikalarının yarattığı sessizlik ortamında, Kürtlerin kendi kimliklerini açıkça ifade etmeleri bile ciddi bedeller gerektiriyordu. Böyle bir dönemde ortaya çıkan silahlı başkaldırı, toplumun önemli bir bölümünde “demek ki direnmek mümkündür” ve direnecek gücümüz vardır düşüncesini yarattı.
Bunun etkileri sonraki yıllarda yalnızca dağlarda veya silahlı mücadele alanında görülmedi. Kürt dili, kültürü, sanatı ve edebiyatı yeniden daha görünür hale geldi. Kürt kimliği geniş kitleler tarafından daha açık biçimde sahiplenilmeye başlandı. Avrupa’da ve dünyanın başka bölgelerinde Kürt diasporası örgütlendi. Kürt meselesi uluslararası kamuoyunda daha fazla tartışılmaya başlandı.
Elbette bütün bunları yalnızca 15 Ağustos’a bağlamak tarihsel açıdan doğru olmaz. Kürt halkının özgürlük mücadelesi 1984’te başlamadı. Koçgiri’den Şeyh Said’e, Ağrı’dan Dersim’e ve daha sonraki dönemlerin siyasal mücadelelerine uzanan çok daha eski bir tarihsel birikim bulunmaktadır. Bir direniş kültürü ve mirası sözkonusudur. Bununla birlikte;15 Ağustos, bu uzun tarih içerisinde yeni bir mücadele döneminin başlangıç noktalarından biri oldu. Bu nedenle benim için 15 Ağustos’un tarihsel anlamı, yalnızca silahların kullanılmış olması değildir. Esas anlamı, inkâr edilen bir halkın yeniden ayağa kalkabileceğine dair yarattığı umuttur.
Tam da burada bugün açısından en önemli temaya geliyoruz. Yani,
15 Ağustos’un tarihsel anlamıyla bugün gelinen politik aşamayı birbirine karıştırmamak gerekir. Bir hareketin geçmişte oynadığı tarihsel rol, onun daha sonraki bütün politikalarının otomatik olarak doğru kabul edilmesini gerektirmez. Devrimci düşüncenin temel özelliklerinden biri de budur: Tarihe saygı duymak, fakat bugünü eleştirel akılla değerlendirmek.1984’te ortaya çıkan çıkışın temelinde ulusal özgürlük, kendi kaderini belirleme ve mevcut düzene karşı radikal bir itiraz bulunuyordu. Kürdistan sorunu bir halkın özgürlük sorunu olarak ele alınıyordu.
Bugün ise farklı kavramlar ve farklı politik hedeflerle karşı karşıyayız.
Entegrasyon, demokratik toplum, silahsızlanma ve mevcut devlet sistemi içerisinde yeni bir siyasal konum arayışı gibi yaklaşımlar öne çıkmaktadır. Kürdistan’ın siyasal statüsü, ulusal kendi kaderini tayin hakkı ve bağımsızlık perspektifi tamamen atlatılmakta ve yok sayılmaktadır. Başlangıçtaki ulusal ve toplumsal kurtuluş hedeflerinden vazgeçiliyor, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı yok sayılıyor ve Kürdistan’ın siyasal statü talebi gündemin dışına çıkarılıyorsa, bunu 15 Ağustos’un doğal devamı olarak değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü tarihsel devamlılık yalnızca örgütsel isimlerle kurulmaz. Esas devamlılık, amaçlarda ve siyasal hedeflerde aranmalıdır.
Bu açıdan bakıldığında, 15 Ağustos’un devrimci çıkışı ile bugün gelinen nokta arasında ciddi bir ideolojik ve politik kopuş olduğunu görmemek akıl tutulmasıdır. Barış başka, teslimiyet ve entegrasiyon başkadır
Burada önemli bir ayrım daha yapmak gerekir. Barış istemek teslimiyet değildir. Silahların susmasını istemek de bir halkın haklarından vazgeçmesi anlamına gelmez. Halkların şiddette başvurmadan, kan dökülmeden ve demokratik yöntemlerle sorunlarını çözebilmesi elbette arzu edilen bir durumdur. Ancak gerçek ve kalıcı barış, taraflardan birinin bütün temel taleplerinden vazgeçmesi üzerine kurulamaz. Kürt sorununda barışın kalıcı olabilmesi için öncelikle Kürt halkının varlığının, kimliğinin ve kolektif haklarının tanınması gerekir. Kürtlerin kendi gelecekleri hakkında söz ve karar sahibi olmaları güvence altına alınması şarttır.
Aksi halde ortaya çıkacak şey çözüm değil, sorunun başka biçimler altında ertelenmesi olur.
Bu nedenle silahsızlanma ile çözümü, entegrasyon ile özgürlüğü, teslimiyet ile barışı birbirine karıştırmamak gerekir. Barış eşitler arasında anlamlıdır. Özgürlük ise bir halkın kendi geleceğini belirleyebilme hakkına sahip olmasıdır. Halklar ve tarih kişilerden ve örgütlerden büyüktür. Tarihi yartatanlar halklardır. Örgüt ve önderlikleri yaratan da halklardır. Bu bağlamda, 15 Ağustos’u yalnızca belirli bir örgütün tarihi olarak görmek de eksik olacaktır. Evet, Halklar ve tarih, örgütlerden ve kişilerden daha büyüktür. Bir hareket belirli bir dönemde tarihsel bir rol oynayabilir; başka bir dönemde yön değiştirebilir, kendi başlangıç hedeflerinden uzaklaşabilir veya farklı bir politik çizgiye yönelebilir. Fakat bir ulsusun ve o hareket içerisinde mücadele etmiş, yaşamını yitirmiş veya ağır bedeller ödemiş insanların tarihsel özlemleri yalnızca bugünkü yöneticilerin kararlarıyla ortadan kalkmaz.
Dağlarda, cezaevlerinde, sürgünde ve tüm siyasal mücadele alanlarında yaşamını yitiren binlerce insanın önemli bir bölümü özgür bir gelecek ya da özgür bir Kürdistan düşüncesiyle mücadele etti. Onların anısına saygı göstermek, geçmişilerini eleştiriden muaf tutmak anlamına gelmez. Tam tersine, onların uğruna mücadele ettiği idealleri tartışmak ve sorgulamak da tarihsel sorumluluğun bir parçasıdır. Bu nedenle geçmişin devrimci değerlerini savunmak ile bugünkü politikaları eleştirmek arasında bir çelişki görmüyorum.
Bağımsız, Demokratik ve Birleşik Kürdistan Ütopyası
Benim açımdan Kürt sorununun nihai çözümü, Kürt halkının kendi kaderini özgürce belirleyebilmesinden geçmektedir. Bu nedenle Bağımsız, Demokratik ve Birleşik Kürdistan düşüncesini yalnızca uzak bir hayal olarak değil, tarihsel ve vazgeçilmez bir hedef olarak görüyorum. Ütopyalar bugünden yarına gerçekleşmek zorunda değildir. Fakat halkların yürüyüşüne yön veren büyük düşünceler olmadan tarihsel değişimler de gerçekleşmez. Burada sözünü ettiğim bağımsızlık anlayışı başka halklara düşmanlık üzerine kurulamaz. Kürtlerin özgürlüğü Türklerin, Arapların, Farsların veya bölgede yaşayan başka halkların özgürlüğüne karşı değildir.
Tam tersine, gerçek bir özgürlük projesi halkların eşitliği üzerine kurulmalıdır ve kurulacaktır.
Demokratik bir Kürdistan; farklı ulusların, inançların, kültürlerin ve düşüncelerin özgürce yaşayabildiği; kadınların eşit olduğu; emeğin sömürülmediği; insanın insan üzerindeki tahakkümünün ortadan kaldırılmasının hedeflendiği bir toplumsal düzen perspektifini içermelidir.
Bağımsızlık ancak demokrasi ve toplumsal özgürlükle birleştiğinde gerçek anlamını kazanabilir. Bu nedenle bizim ütopyamız yalnızca sınırların değişmesi değildir. Asıl mesele, özgür insanın ve özgür toplumun yaratılmasıdır.
15 Ağustos’un Ruhu Yaşayacaktır
Aradan geçen onlarca yıl içerisinde çok şey değişti. Dünya değişti. Ortadoğu değişti. Kürdistan değişti. Kürt toplumu değişti. Örgütler, programlar, ittifaklar ve politik söylemler değişti. Fakat değişmeyen bir gerçek vardır: Kürt halkının özgürlük sorunun hâlâ çözülememiş gerçeği.
Bir halk kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle ve siyasal iradesiyle özgür olmadığı sürece, özgürlük arayışı da farklı biçimler altında varlığını sürdürecektir. Bu nedenle 15 Ağustos’un tarihsel anlamını bugünkü herhangi bir örgütsel veya siyasal tercihe indirgememek gerekir.
15 Ağustos’un ruhu benim için her şeyden önce boyun eğmeme iradesidir.
İnkâra karşı Kürd ulusal varlığını savunmaktır. Umutsuzluğa karşı
umut üretmektir. Ve bir halka, kendi geleceğini değiştirebileceğini hatırlatmaktır.
Bugün politikalar değişebilir. Örgütler dönüşebilir. Liderler gelip geçebilir. Stratejiler terk edilebilir. Fakat halkların özgürlük özlemleri yalnızca politik kararlarla ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle geçmişi kutsallaştırmadan ama tarihsel anlamını da inkâr etmeden 15 Ağustos’u değerlendirmek gerekir. 15 Ağustos’un devrimci çıkışı ile bugün gelinen teslimiyet ve tasfiye çizgisini birbirinden ayırmak, benim açımdan yalnızca politik değil, tarihsel ve etik bir sorumluluktur. Çünkü tarih, dün söylenen sözlerden çok bugün hangi değerlerin savunulduğuna bakacaktır.
O gün ortaya çıkan umut ve özgürlük ruhunun yaşamaya başka biçim ve yöntemlerle devam edecektir.
Er ya da geç, Bağımsız, Demokratik ve Birleşik Kürdistan ütopyasının halkımızın özgür iradesiyle gerçeğe dönüşeceğine olan inancımla; bu uğurda mücadele etmiş, yaşamını yitirmiş ve ölümsüzleşmiş olanları saygı ve özlemle anıyorum.
Ve özgürlük uğruna mücadele etmeye devam edenlere selam olsun.
15 Ağustos Kürdistan halkına kutlu olsun.
15.08.2026
Denge Kürdistan Denge Kürdistan