Barış, savaşın sona ermesi bakımından halkların en temel taleplerinden biridir. Yıllarca süren savaşların, ölümlerin, göçlerin ve yıkımın ardından silahların susması elbette küçümsenemez. Ancak tarih bize başka bir gerçeği de göstermektedir: Silahların susması her zaman çatışmaya neden sorunların çözüldüğü anlamına gelmez. Hatta bazı durumlarda savaş meydanında yenilgiye uğratılamayan bir hareket, barış, silahsızlanma ve entegrasyon süreci içerisinde siyasal ve örgütsel olarak etkisizleştirilebilir. Bu nedenle barışın hangi koşullarda yapıldığı, tarafların hangi güvencelere sahip olduğu, silahsızlanmanın hangi hukuki ve uluslararası mekanizmalar altında gerçekleştiği son derece önemlidir.
Bugün Rojava’da yaşanan gelişmeler açısından da esas tartışılması gereken nokta budur. Sorun, barışın gerekli olup olmadığı değildir. Sorun şudur; nasıl bir barış? Entegrasyon hangi koşullarda gerçekleşecektir? Entegre olan taraf yeni devlet yapılanmasının eşit ve güvenceli bir bileşeni mi olacaktır, yoksa önce askeri gücünden, ardından siyasal iradesinden ve sonunda elde ettiği kazanımlardan mı vazgeçecektir?
Barış ile teslimiyet aynı şey değildir. Bir ulusal kurtuluş hareketi veya devrimci hareket açısından silahlı mücadele hiçbir zaman kendi başına amaç değildir. Silah, belirli tarihsel koşullar içinde kullanılan politik mücadelenin araçlarından biridir. Koşullar değiştiğinde mücadele biçimleri de değişebilir. Dolayısıyla silahlı mücadeleden demokratik ve siyasal mücadeleye geçmek ilkesel olarak yanlış değildir. Ancak burada temel ölçü şudur. Silah bırakılırken veya silahlı güçler başka bir devlet yapısına entegre edilirken, halkın uğruna mücadele ettiği siyasal haklar ve kazanımlar güvenceye alınmış mıdır?
Toprak, statü, dil, kimlik, yerel yönetim, siyasal örgütlenme özgürlüğü, askeri ve güvenlik yapılarının geleceği, ekonomik kaynakların denetimi ve anayasal teminat konusunda ne elde edilmiştir? Çünkü bir hareketin askeri gücü ortadan kaldırıldıktan sonra siyasal talepleri hâlâ yalnızca gelecekte yapılacak görüşmelere bırakılıyorsa güç dengesi köklü biçimde değişmiş demektir.
Silahlarını ve bağımsız örgütsel yapısını koruyan bir hareketle müzakere etmek başka şeydir; askeri gücünü dağıtmış, yönetim mekanizmalarını merkezi devlete devretmiş ve taleplerinin kabul edilmesini daha sonra bırakılan bir hareketin pazarlık gücü başka şeydir. Bu nedenle entegrasyon, eşitlerin birleşmesi olabileceği gibi güçlünün zayıfı kendi sistemi içerisinde eritmesinin adı da olabilir.
Aradaki farkı belirleyen şey güvencelerdir. Rojava’da esas mesele, Rojava / Suriye’de son aylarda meydana gelen gelişmeler tam da bu açıdan değerlendirilmelidir. Suriye Demokratik Güçleri’nin askeri ve güvenlik yapılarının yeni Suriye devlet kurumlarına entegrasyonu büyük ölçüde gerçekleşti. Ağustos 2026 sonunda süreç bağımsız SDG askeri yapılanmasının sona ermesi ya da SDG yönetiminin kullandığı ifadeyle entegrasyonun tamamlanması aşamasına geldi. Ancak bununla birlikte Kürtlerin anayasal statüsü, merkeziyetçilik-ademi merkeziyetçilik meselesi, yerel yönetimlerin geleceği ve bazı askeri yapıların konumu konusunda önemli sorunların sürdüğü görülmektedir. Avrupa Parlamentosu araştırması da anlaşmanın Kürtlerin temel taleplerinden olan ademi merkeziyetçilik ve anayasal güvenceler konusunu bütünüyle çözmediğine dikkat çekmektedir. İşte üzerinde düşünülmesi gereken çelişki buradadır. Akeri entegrasyon tamamlanırken siyasal ve anayasal statü meselesi henüz tamamlanmamışsa, güç dengesinde ciddi bir değişiklik ortaya çıkar.
Bir taraf somut olarak sahip olduğu askeri ve idari araçları teslim ederken, karşılığındaki siyasal haklar gelecekte hazırlanacak anayasalara, yasalara veya merkezi hükümetin iyi niyetine bırakılıyorsa burada ciddi bir tarihsel risk vardır. Bu, mutlaka kötü bir sonucun yaşanacağı anlamına gelmez. Fakat tehlikeyi görmezden gelmek de doğru değildir. Bu bağlamda, son Kobanê olayları neden önemlidir? 11–12 Eylül 2026’da yaşanan olaylar bu kırılganlığın küçümsenmemesi gerektiğini gösterdi.
Hesekê Tugayı’nda görev yapan Kürt asker Sami Şeyhmus Heso’nun —bazı kaynaklarda Sîpan Hiznî adıyla geçmektedir— kaçırılarak öldürülmesinin ardından Kobanê başta olmak üzere protestolar başladı. Daha sonra Kobanê cezaevinde çıkan yangında ölümler yaşandı. Yerel kaynaklar hayatını kaybedenlerin sayısını dokuz olarak bildirirken uluslararası haber kaynaklarının ilk haberlerinde “en az yedi” ifadesi kullanıldı. Yangının nasıl başladığı ve bütün sorumluluk zinciri ise henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir.
Bu nedenle bu ölümleri bugünden kesin biçimde “merkezi olarak planlanmış fiziki tasfiye” olarak tanımlamak doğru olmazsa bile bunun olasılıklar arasında olduğunu da kabul etmek gerekiyor.
Entegrasyon sonrasında güvenlik mekanizmasının kimlerin elinde olduğu, eski savaşçıların güvenliğinin nasıl sağlanacağı ve sorumluların bağımsız biçimde soruşturulup soruşturulamayacağı artık teorik değil, somut bir meseledir.
Bugünkü olayları önemli yapan da budur. Bir barış sürecinin güvenilirliğinin ilk sınavlarından biri, silahını bırakmış veya başka bir yapıya entegre olmuş eski savaşçıların, siyasal kadroların ve sivil toplum temsilcilerinin güvenliğidir.
Eğer insanlar öldürülüyor ve suçların arkasındaki güçler açığa çıkarılamıyorsa güvensizlik büyür. Güvensizlik büyüdüğünde ise barış sürecinin toplumsal temeli aşınmaya başlar.
Bu açıdan dünya tarihinin en çarpıcı örneklerinden biri Kolombiya’dır.
1980’li yıllarda FARC ile Kolombiya devleti arasında yürütülen barış görüşmeleri sırasında silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçişin bir kanalı olarak Unión Patriótica – Yurtsever Birlik (UP) ortaya çıktı. UP kısa zamanda önemli bir toplumsal ve seçim gücü kazandı. Ancak ardından parti yöneticileri, belediye başkanları, milletvekilleri, sendikacılar, köylü önderleri ve militanlarına karşı sistematik bir şiddet kampanyası başladı. Yıllar sonra Amerikalılararası İnsan Hakları Mahkemesi, Kolombiya devletini UP üyeleri ve militanlarına yönelik ihlallerden sorumlu tuttu. Mahkemenin dosyasında altı binden fazla mağdur bulunmaktadır. Kolombiya’nın kendi tarihsel bellek kurumları da binlerce kişinin öldürüldüğünü, kaybedildiğini veya başka biçimlerde mağdur edildiğini belgelemektedir.
Kolombiya örneği bize çok önemli bir ders vermektedir. Silahlı mücadeleden legal siyasete geçmek tek başına güvenlik sağlamaz. Siyasi kadroların korunması, devlet içindeki karşı güçlerin denetlenmesi, paramiliter yapılanmaların dağıtılması, bağımsız yargı ve uluslararası denetim mekanizmaları yoksa “demokratik siyasete geçiş” ölümcül bir tuzağa dönüşebilir. Ancak Kolombiya örneğini mekanik biçimde Rojava’ya uygulamak da doğru değildir. Tarih hiçbir zaman birebir tekrar etmez. Burada önemli olan deneyimin kendisinden ders çıkarmaktır.
El Salvador’da 1992 barış anlaşmasından sonra FMLN savaşçıları aşamalı biçimde silahsızlandırıldı. Ancak aynı süreç içerisinde FMLN’nin legal siyasi parti olması güvenceye alındı, devletin güvenlik kurumlarında reformlar yapıldı ve sürecin uygulanması Birleşmiş Milletler misyonu tarafından denetlendi. FMLN 14 Aralık 1992’de siyasi parti olarak yasallaştı ve savaşın sona ermesi uluslararası gözetim altında yürütüldü.
Kuzey İrlanda’da da 1998 ”Hayırlı Cuma Anlaşması” yalnızca IRA’nın silah bırakmasına indirgenmedi. Siyasal temsil, anayasal düzenlemeler, tutukluların durumu, güvenlik reformu, İngiltere ile İrlanda’nın sorumlulukları ve silahsızlanmayı denetleyen bağımsız uluslararası bir komisyon aynı sürecin parçalarıydı. Silahsızlanma hemen gerçekleşmedi; yıllara yayıldı ve süreç 2005’e kadar devam etti.
Endonezya’nın Açe bölgesinde de GAM ile Endonezya hükümeti arasında 2005’te yapılan anlaşma sonrasında silahsızlanmanın yanında yerel siyasi partilerin kurulmasının ve Açe’nin özel siyasal haklarının önünün açılması önem taşıdı. Böylece silahlı hareketin siyasal toplumsal tabanı bütünüyle dağıtılmak yerine başka bir siyasal alana aktarılmaya çalışıldı.
Bu örneklerin hiçbiri kusursuz değildir. Hepsinde sorunlar, hayal kırıklıkları ve yerine getirilmeyen hükümler vardır. Fakat ortak bir ders çıkarılabilir:
Kalıcı barış, yalnızca bir tarafın silah bırakmasıyla değil, çatışmaya yol açan siyasal sorunun kurumsal olarak çözülmesiyle mümkündür.
Önce silahlar mı, önce güvenceler mi? Barış süreçlerinin en önemli problemlerinden biri budur. Devletler çoğu zaman önce silahsızlanmayı ister.
Silahlı hareket ise doğal olarak önce siyasal güvenceleri ister. Bu çelişki çözülemediğinde süreç kolaylıkla krize girer. Burada sağlıklı yöntem karşılıklı ve aşamalı uygulamadır. Bir adım silahsızlanma yapılıyorsa karşılığında bir adım anayasal ve siyasal güvence hayata geçirilmelidir. Bir askeri birlik dağıtılıyorsa onun mensuplarının hukuki statüsü garanti edilmelidir. Bir yönetim kurumu merkezi devlete devrediliyorsa halkın yerel yönetim hakkı yasayla güvence altına alınmalıdır. Savaşçılar silahlarını teslim ediyorsa onları öldürebilecek veya intikam eylemlerine girişebilecek silahlı gruplar da dağıtılmalıdır. Ve bütün bunlar yalnızca sözlü vaatlere değil, hukuki belgelere, anayasal hükümlere ve bağımsız denetime bağlanmalıdır. Aksi durumda süreç karşılıklı barış olmaktan çıkar ve tek taraflı çözülmeye dönüşebilir.
Kürtler açısından tarihsel sorun; Kürt siyasal tarihinde vaatler ile gerçekleşenler arasındaki uçurum yeni değildir. Çeşitli dönemlerde bölgesel ve uluslararası güçlerle yapılan ittifaklardan sonra Kürtlerin yalnız bırakıldığı çok sayıda deneyim bulunmaktadır. Bu nedenle Kürt hareketlerinin herhangi bir anlaşma yaparken yalnızca dönemin güçler dengesine değil, uzun vadeli hukuki ve siyasal güvencelere bakması gerekir.
Çünkü uluslararası ilişkiler dostluk üzerine değil büyük ölçüde çıkarlar üzerine yürür. Bugün destekleyen bir güç yarın başka bir devletle yaptığı anlaşma nedeniyle politikasını değiştirebilir. Fakat anayasal hak, kurumsallaşmış yönetim, uluslararası anlaşma ve örgütlü halk gücü çok daha kalıcıdır.
Bu nedenle Rojava açısından temel mesele birkaç komutanın merkezi devlette görev alması veya birkaç tugayın Suriye ordusunun bünyesine katılması değildir.
Asıl soru şudur: Kürt halkının on dört yılı aşkın mücadele içerisinde elde ettiği siyasal, toplumsal, kültürel ve yönetsel kazanımların geleceği nedir? Kürt halkının kolektif varlığı tanınacak mıdır? Kürtçe güvence altında olacak mıdır?
Yerel yönetim hangi yetkilere sahip olacaktır? Bölgenin güvenliği kim tarafından ve nasıl sağlanacaktır? Kadınların mücadele içerisinde elde ettiği kazanımlar korunacak mıdır? Kürtlerin kendi topraklarında siyasal irade sahibi olması anayasal güvenceye bağlanacak mıdır? Bunlar cevaplandırılmadan yalnızca “entegrasyon tamamlandı” demek, tarihsel sorunun çözüldüğü anlamına gelmez.
Barış ancak eşitler arasında kalıcı olabilir. Bizim karşı çıkmamız gereken şey barış değildir. Kürt halkının da bölgedeki Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve bütün halkların da savaştan çıkarı yoktur. On yıllardır savaşın bedelini halklar ödüyor. Ancak gerçek barış ile teslimiyet arasında kesin bir ayrım yapılmalıdır. Gerçek barış, taraflardan birinin diğerinin içerisinde kaybolması değildir. Gerçek barış, bir halkın tarihsel haklarından vazgeçmesi değildir.
Gerçek barış, savaşta elde edilemeyenin müzakere masasında karşı tarafa kabul ettirilmesi de olmamalıdır. Barış, tarafların birbirlerinin varlığını ve haklarını tanıdığı yeni bir siyasal düzenin kurulmasıdır.
Bu nedenle entegrasyonun ölçüsü de açıktır: Eğer entegrasyon Kürtlerin siyasal iradesini, örgütlenmesini ve kazanımlarını koruyarak ortak bir devlet yapılanmasına katılması anlamına geliyorsa üzerinde tartışılabilecek tarihsel bir uzlaşmadır. Ama entegrasyon önce askeri yapının dağıtılması, ardından siyasi iradenin zayıflatılması, daha sonra kurumların ortadan kaldırılması ve sonunda Kürt sorununun yeniden yalnızca bireysel kültürel haklara indirgenmesi anlamına gelecekse bunun adı entegrasyon değil tasfiyedir. Bugün henüz sürecin hangisine dönüşeceğini kesin biçimde söylemek için erkendir.
Fakat tarihsel deneyimler bizi uyarmaktadır. Colombia’nın trajedisi, silahsızlandırılmış veya legal alana geçmiş kadroların güvenliğinin ne kadar hayati olduğunu; El Salvador, Kuzey İrlanda ve Açe örnekleri ise siyasal ve kurumsal güvenceler olmadan sağlıklı bir silahsızlanmanın mümkün olmadığını göstermektedir.
Kobanê’de son günlerde yaşanan ölümler de bu nedenle yalnızca münferit güvenlik olayları olarak görülmemelidir. Olayların bütün yönleri bağımsız biçimde araştırılmalı, sorumlular ortaya çıkarılmalı ve özellikle entegrasyon sürecine giren Kürt askeri ve siyasi kadrolarının güvenliği konusunda hiçbir belirsizliğe yer bırakılmamalıdır.
Çünkü barışın en büyük düşmanı yalnızca savaş değildir. Güvensizlik de barışın düşmanıdır. Ve halklar, silahlarını bıraktıkları gün varlıklarını, haklarını ve geleceklerini de teslim etmek zorunda kalacaklarına inanırlarsa hiçbir barış kalıcı olamaz. Kalıcı barışın yolu silahların susmasından geçer; ama orada bitmez. Silahların sustuğu yerde adalet, eşitlik, anayasal güvence, halk iradesi ve karşılıklı güven başlamalıdır. Aksi halde adına barış denilen şey, yeni bir çatışmanın yalnızca sessiz hazırlık dönemi olabilir. Bu durum Kuzey Kürdistan için de sözkonusudur.
15 / 09 / 2026
Denge Kürdistan Denge Kürdistan