25 Eylül 2017 tarihinde Güney Kürdistan’da gerçekleştirilen bağımsızlık referandumunun üzerinden dokuz yıl geçti. Aradan geçen süre, referanduma yalnızca sonuçları üzerinden değil, onu ortaya çıkaran tarihsel koşullar, bölgesel dengeler, uluslararası sistem ve Kürt siyasetinin kendi iç sorunları üzerinden yeniden bakmayı mümkün kılıyor.
Referandumda 3 milyon 305 bin 925 kişi oy kullandı; katılım yüzde 72,16 olarak açıklandı. Geçerli oyların yüzde 92,73’ü bağımsızlıktan yana kullanıldı. Bu sonuç, Irak Kürdistanı’nda bağımsızlık düşüncesinin geniş bir toplumsal tabana sahip olduğunu açık biçimde ortaya koydu. Ancak referandumdan yalnızca üç hafta sonra ortaya çıkan gelişmeler, bir halkın sandıkta ortaya koyduğu irade ile bağımsız bir devletin kurulması ve uluslararası alanda tanınması arasında büyük bir mesafe bulunduğunu da gösterdi.
25 Eylül’ü anlayabilmek için tarihi 2017’den başlatmak yeterli değildir.
Güney Kürtleri onlarca yıl merkezi devletle çatışmalı bir ilişki yaşadı. Baas rejimi dönemindeki Araplaştırma politikaları, Enfal harekâtı, köylerin boşaltılması, kitlesel sürgünler ve Halepçe katliamı Kürt toplumunun tarihsel hafızasında derin izler bıraktı.1991 Körfez Savaşı’nın ardından ortaya çıkan koşullar ise yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Güney Kürdistan oluşan güvenlik alanı içerisinde Kürtler kendi parlamentosunu ve yönetim kurumlarını oluşturmaya başladı. 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra bu fiilî durum yeni Irak’ın anayasal sisteminin bir parçası haline geldi.
2005 Irak Anayasası Kürdistan Bölgesi’ni federal bir bölge olarak tanıdı. Fakat Bağdat-Erbil ilişkilerinin temel sorunları çözülemedi. Petrol ve doğal gaz gelirlerinin paylaşımı, federal bütçe, Peşmerge güçlerinin statüsü, Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerin geleceği yıllarca taraflar arasında kriz konusu olmaya devam etti. Özellikle Irak Anayasası’nın 140. maddesi önemlidir. Bu madde Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde normalleşme, nüfus sayımı ve ardından bölge halkının iradesini belirleyecek bir referandum yapılmasını öngörüyor ve bunun 31 Aralık 2007’ye kadar tamamlanmasını istiyordu. Bu süreç öngörülen tarihte sonuçlandırılmadı. Bu durum Kürt siyasetinde şu düşüncenin güçlenmesine katkıda bulundu: Irak’ın federal yapısı Kürtlerin temel sorunlarını çözmekte yetersiz kalıyordu.
2014 Dengelerin değiştiği yıl. Referanduma giden süreçte 2014 yılı ayrı bir önem taşır. IŞİD Musul’u ele geçirdiğinde Irak ordusu birçok bölgede çözüldü. Irak devlet güçlarının çekildiği bazı bölgelerde Peşmerge güçleri kontrol sağladı. Kerkük bunun en önemli örneğiydi. Kürt güçleri aynı zamanda IŞİD’e karşı savaşta ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun temel kara ortaklarından biri haline geldi.
Bu gelişmeler Güney Kürdistan’da yeni bir siyasi psikoloji yarattı. Bir tarafta Saddam sonrasında kurulan Irak’ın çözüldüğü yönünde bir değerlendirme vardı; diğer tarafta Kürtlerin kendi silahlı güçleri, parlamentosu, hükümeti, dış ilişkileri ve ekonomik kurumları bulunuyordu. Böylece şu soru giderek daha güçlü biçimde gündeme geldi:
Eğer Irak fiilen yeniden şekilleniyorsa, Kürdistan neden kendi geleceğini belirlemesin?
Mesut Barzani ve KDP’nin referandum politikası bu koşullar içerisinde şekillendi. Referandum yalnızca KDP’nin meselesi miydi? Burada iki olguyu birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, Kürt toplumundaki bağımsızlık düşüncesiydi. İkincisi ise bağımsızlık referandumunun 25 Eylül 2017 tarihinde, o siyasi koşullar içerisinde ve izlenen yöntemle yapılmasıydı. Bu iki konuda Kürt siyasi güçlerinin tutumları tamamen aynı değildi.
KDP ve Mesut Barzani referandumun temel siyasi taşıyıcısıydı. YNK içerisinde referandumu destekleyen güçlü bir eğilim bulunmakla birlikte parti içinde zamanlama ve izlenecek strateji konusunda farklı görüşler mevcuttu. Goran başta olmak üzere bazı siyasi çevreler ise bağımsızlık düşüncesine kategorik olarak karşı çıkmaktan çok, referandumun yapılma biçimini, parlamentonun durumunu ve siyasi uzlaşmanın yeterince oluşturulmamış olmasını eleştiriyordu. Dolayısıyla sandıktan yüzde 92’nin üzerinde “evet” çıkması, Kürt siyasi partilerinin referandum stratejisi konusunda yüzde 92 oranında birleştiği anlamına gelmiyordu. Bu ayrım, sonradan özellikle Kerkük olaylarında büyük önem kazanacaktı.
Dünyanın itirazı neydi?
Referandum öncesindeki en önemli gerçeklerden biri, uluslararası desteğin son derece sınırlı olmasıydı. ABD, referandumdan beş gün önce yaptığı resmî açıklamada 25 Eylül’de yapılacak referanduma “güçlü biçimde karşı olduğunu” açıkça ilan etti. Washington, bunun yerine Bağdat ile Erbil arasında ABD ve Birleşmiş Milletler’in de destekleyeceği uzun vadeli bir müzakere süreci önerdi. ABD’nin gerekçelerinden biri IŞİD savaşıydı. Washington, IŞİD tamamen yenilmeden Irak ordusu ile Peşmerge arasındaki ilişkilerin bozulmasının savaşı tehlikeye atabileceğini savunuyordu. Ayrıca ABD birleşik, federal ve demokratik Irak politikasını sürdürüyordu.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de 21 Eylül 2017’de Irak’ın egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve birliğini destekleyen açıklama yaptı; Bağdat-Erbil sorunlarının Irak Anayasası çerçevesinde müzakere yoluyla çözülmesini istedi. Dolayısıyla sorun yalnızca “dünya Kürtlerin ne istediğini bilmiyordu” meselesi değildi.
Uluslararası sistem açısından başka bir sorun vardı: Bir devletin sınırları, o devletin rızası olmadan değiştirilebilir miydi? Kürt tarafı meseleyi büyük ölçüde halkların kendi kaderini tayin hakkı üzerinden ele alırken, Bağdat ve uluslararası aktörlerin çoğu Irak’ın anayasal düzenini ve toprak bütünlüğünü esas aldı. 2017 krizinin temel hukuki ve siyasi çatışmalarından biri buydu.
Türkiye ve İran neden karşı çıktı?
Komşu iki büyük güç, Türkiye ve İran da referanduma karşı çıktı. Türkiye’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile o dönemde çok güçlü ekonomik ilişkileri vardı. Kürdistan petrolünün önemli bölümü Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaşıyordu. Buna rağmen Ankara referandumun Irak’ın bölünmesine yol açabileceğini savundu. Türkiye açısından mesele yalnızca Irak değildi. Bağımsız bir Kürt devletinin kendi Kürt sorunu ve bölgedeki Kürt hareketleri üzerindeki muhtemel etkileri de Ankara’nın güvenlik değerlendirmelerinin bir parçasıydı.
İran da benzer biçimde Irak’ın toprak bütünlüğünü savundu. Tahran açısından hem Irak üzerindeki stratejik nüfuz hem de İran sınırları içerisinde yaşayan Kürt nüfus nedeniyle bölgesel sınırların değişmesi önemli bir güvenlik meselesiydi. Böylece normal koşullarda birbirleriyle birçok konuda rekabet içerisinde bulunan Bağdat, Ankara ve Tahran, referanduma karşı ortak bir noktada buluştu. Bu durum Güney Kürdistan’ın coğrafi gerçeğini yeniden hatırlattı: Denize aşırı sömürge olmayan bir ülkenin devletleşme sürecinde komşularıyla ilişkileri yaşamsal önemdedir.
Kerkük meselesi
Referandumun en tartışmalı kararlarından biri, oylamanın yalnızca anayasal Kürdistan Bölgesi sınırlarında değil, Kerkük başta olmak üzere bazı tartışmalı bölgelerde de yapılmasıydı. ABD de referandumun özellikle tartışmalı bölgelerde yapılmasının istikrarsızlaştırıcı olabileceğini açıkça belirtmişti. Kürtler açısından Kerkük tarihsel Kürdistan coğrafyasının önemli merkezlerinden biriydi.
Fakat Irak açısından Kerkük, anayasal statüsü henüz çözüme kavuşmamış ve Arapların, Kürtlerin, Türkmenlerin ve diğer toplulukların yaşadığı tartışmalı bir bölgeydi. Dolayısıyla Kerkük’ün referanduma dahil edilmesi, referandum meselesini yalnızca “Kürdistan Bölgesi Irak’tan ayrılacak mı?” sorusu olmaktan çıkardı.
Aynı zamanda şu soruyu gündeme getirdi:
Yeni devletin sınırı nereden geçecekti? Devletleşme açısından bu soru, en az bağımsızlık kararı kadar önemliydi.
25 Eylül’den 16 Ekim’e 25 Eylül günü sandıklar açıldı.
Sonuç son derece açıktı: Bağımsızlık isteyenler ezici çoğunluktaydı.
Ancak sandık sonucunun hemen ardından Bağdat ekonomik ve idari baskıyı artırdı.
29 Eylül’de Erbil ve Süleymaniye havalimanlarına doğrudan uluslararası uçuş yasağı yürürlüğe girdi. Bağdat ayrıca sınır kapıları ve havalimanları üzerindeki federal denetimin kendisine devredilmesini istedi. Ve asıl büyük kırılma ise 16 Ekim’de yaşandı. Irak federal güçları Kerkük ve çevresine doğru ilerledi. Petrol sahaları, havaalanı ve stratejik noktalar federal güçlarin kontrolüne geçti; Kerkük şehir merkezinde de Bağdat yeniden hâkimiyet kurdu.
Bu olay, yalnızca Bağdat-Erbil çatışması değildi.
Aynı zamanda Kürt siyasetinin kendi içerisindeki KDP-YNK güvensizliğini de açığa çıkardı. Kerkük’teki bazı Peşmerge birliklerinin geri çekilmesi üzerine Kürt siyasi güçleri arasında ağır karşılıklı suçlamalar yaşandı. Referandum öncesinde yeterince çözülemeyen ortak siyasi karar ve ortak askeri komuta meselesi, kriz anında bütün ağırlığıyla ortaya çıktı.
Uluslararası güçler neden Kürtlerin yanında durmadı?
Bu soru 2017’den beri Kürt kamuoyunda en fazla tartışılan sorulardan biridir. Peşmerge IŞİD’e karşı savaşırken Batı’nın müttefikiydi; neden bağımsızlık gündeme geldiğinde aynı devletler Kürtleri desteklemedi? Bu soruya uluslararası ilişkilerin mantığı açısından bakıldığında önemli bir ayrım ortaya çıkıyor.
Devletler arasındaki ittifaklar çoğu zaman belirli bir konuda çıkar ortaklığına dayanır.
ABD ile Peşmerge’nin IŞİD’e karşı ortak mücadele yürütmesi, Washington’un otomatik olarak bağımsız Kürdistan politikasını benimsemesi anlamına gelmiyordu.
ABD bunu referandumdan önce açık biçimde ilan etmişti. Referandumdan dört gün sonra da Washington, referandumu tanımadığını ve birleşik federal Irak politikasını sürdürdüğünü açıkladı.
Dolayısıyla Kürtlerin IŞİD’e karşı askeri ortak olarak taşıdığı değer ile bir Kürt devletinin kurulmasının yaratacağı jeopolitik sonuçlar Batılı devletler açısından iki ayrı mesele olarak ele alındı. Uluslararası ilişkilerde tarihsel hak iddiaları, ahlaki gerekçeler ve halk iradesi önemlidir; ancak devletlerin kararlarında güvenlik, sınırlar, ekonomik çıkarlar, mevcut ittifaklar ve bölgesel istikrar hesapları da belirleyici rol oynar. Hele bu devletler emperyalist ve sömürgeci ise… 2017 referandumu bu gerçeği oldukça çarpıcı biçimde ortaya koydu.
Referandum hukuken ne oldu?
Referandum bağımsızlık ilanı değildi. Sonucun ardından Bağdat ile bağımsızlığın şartlarının görüşülmesi amaçlanıyordu. Ancak Irak Federal Yüksek Mahkemesi 20 Kasım 2017’de referandumun Irak Anayasası’nda hukuki dayanağının bulunmadığına ve anayasaya aykırı olduğuna hükmetti; referandumun sonuç ve etkilerinin iptal edilmesi gerektiğini belirtti.
Böylece 25 Eylül’deki halk oylaması güçlü bir siyasi mesaj olarak kaldı fakat bağımsızlığa dönüşecek hukuki ve diplomatik sürece geçemedi. Ama Irak devleti IŞİD saldırıları nedeniyle zayıflamıştı, Peşmerge geniş bir alanı kontrol ediyordu, Kürdistan’ın kurumları güçlenmişti ve toplum bağımsızlığa büyük destek veriyordu. Bu bakış açısından referandum, Kürt halkının bağımsız devlet arzusunu uluslararası kamuoyu önünde kayda geçiren tarihsel bir adım oldu.
Referandumun tarihsel anlamı
25 Eylül’ün Kürt tarihinde bıraktığı bazı somut sonuçlar vardır. Birincisi, bağımsızlık talebi ilk kez bu büyüklükte doğrudan halkoyuyla ölçüldü.
İkincisi, Kürt toplumundaki bağımsızlık düşüncesinin gücü sayısal olarak ortaya çıktı.
Üçüncüsü, bağımsızlık için yalnızca halk desteğinin yeterli olmadığı görüldü.
Dördüncüsü, Kürt siyasi güçlerinin ortak strateji ve ortak kurumlar oluşturmasının önemi bir kez daha gündeme geldi.
Beşincisi ise uluslararası diplomasinin belirleyici ağırlığı ortaya çıktı.
Bir halkın kendi geleceği hakkındaki iradesi ile devletlerin oluşturduğu uluslararası sistem her zaman aynı yönde hareket etmeyebilir. Emperyalist ve sömürgeci sistemin dayatmaları halkların bağımsızlık talepleri ve iradesi önünde en büyük engeldir. 25 Eylül’ün en önemli derslerinden biri belki de bu gerilimdir.
Sonuç
25 Eylül 2017 referandumu, Güney Kürdistan tarihinde sıradan bir seçim veya referandum olarak görülemez. Bir tarafta yaklaşık bir yüzyıllık devletleşme arayışı, tarihsel acılar, Enfal, Halepçe ve merkezi yönetimlerle yaşanan çatışmalar vardı.
Diğer tarafta ise 21. yüzyılın uluslararası güç dengeleri, Irak’ın mevcut sınırları, ABD’nin politikası, Türkiye ve İran’ın güvenlik hesapları ve Kürt siyasi güçlerinin kendi içindeki anlaşmazlıklar bulunuyordu.
Referandumun sandıktaki sonucu çok açıktı:
Güney Kürdistan’da oy kullananların büyük çoğunluğu bağımsız bir devlet istedi.
Fakat 25 Eylül ile 16 Ekim arasında yaşananlar başka bir gerçeği de ortaya koydu: Bir halkın devlet olma iradesi ile o iradenin devlete dönüşebilmesini sağlayacak siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik koşullar aynı şey değildir.
Bu nedenle 2017 deneyimi, bugün yalnızca geçmişte kalmış bir olay olarak değil; Kürt siyasetinde ulusal birlik, ortak kurumlar, diplomasi, ekonomi, komşularla ilişkiler ve uluslararası güç dengeleri üzerine devam eden tartışmaların tarihsel bir örneğidir. Dokuz yıl sonra 25 Eylül’ü yeniden tartışmanın anlamı da buradadır. Mesele yalnızca “Referandum doğru muydu, yanlış mıydı?” sorusu değildir.
Daha kapsamlı soru şudur:
Bir halkın bağımsızlık iradesinin kalıcı ve uluslararası olarak tanınan bir siyasal statüye dönüşmesi için hangi koşullar gereklidir ve 2017 deneyimi bu konuda ne göstermiştir? 25 Eylül referandumu, bu soruyu Kürt siyasetinin önüne güçlü biçimde koymuş tarihsel dönemeçlerden biri olarak varlığını sürdürmektedir. 28.09.2026
Denge Kürdistan Denge Kürdistan