12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi, yalnızca insanların kapatıldığı bir hapishane değildi. Kürt siyasi tutsakların iradelerinin kırılmaya, kişiliklerinin teslim alınmaya ve düşüncelerinden vazgeçirilmeye çalışıldığı özel bir baskı ve işkence merkezi hâline getirilmişti. Elbette, Türkiyeli devrimci siyasi tutuklulara da aynı teslim alma ve düşüncelerinden vazgeçirme politikası en barbar şekilde uygulanıyordu. Diyarbakır 5 No’lu ise bu alanda pilot bölge idi. Bunun nedeni de orada Kürdistanlı yurtsever ve devrimcilerin tutuluyor olmasıydı. Bu uygulama ve yaşananları yalnızca “cezaevi koşulları” kavramıyla açıklamak mümkün değildir. Sistematik bir teslim alma politikası uygulanıyordu. Buna karşı gelişen direnişler de sıradan cezaevi protestoları değildi. İnsan onurunu korumak, siyasi kimliği ve iradeyi teslim etmemek amacıyla yapılan, bedeli son derece ağır mücadelelerdi.
1982 yılında gerçekleştirilen ölüm orucu, bu direniş tarihinin en önemli dönemeçlerinden biriydi. Arkadaşlarımız yaşamlarını ortaya koyarak cezaevindeki işkence ve teslimiyet politikalarına karşı durdular. O dönem yaşananlar, 1983 Eylül direnişinin de siyasal ve moral temelini oluşturdu.
Ben bu yazıda, özellikle 1983 Eylül ayında yaşanan eylemin nasıl başladığına, nasıl örgütlendiğine ve daha sonra bu eylem hakkında oluşan bazı yanlış bilgilere değinmek istiyorum. Çünkü aradan geçen kırk yılı aşkın zaman içerisinde yaşananların bazı bölümleri birbirine karışmış, kimi insanlar gerçekte üstlenmedikleri rollerle anlatılmış, eylemin hazırlığında ve karar mekanizmasında bulunan bazı insanlar ise geri plana itilmiştir.
Ben bu olayların dışarıdan araştırıcısı değilim. Eylemin içerisinde ve örgütlenmesinde doğrudan yer alanlardan biriyim. Bu nedenle anlatacaklarım esas olarak kendi tanıklığıma ve belleğime dayanmaktadır.
1980’den 1983’e Uzanan Direniş Çizgisi
Biz zindanların bir işkence ve teslim alma kampına döneceğini hep varsaydık. O dönemin bilinç ve tecrübelerine göre bir direniş sergiledik. Baskı ve işkencelere karşı direnmeye çabaladık. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, sömürgeci askeri faşist cunta yönetime el koyduktan sonra zindanlar adeta birer işkence merkezine dönüştü. Buna her zindanda bir karşı direniş sergilense de, acımasız işkencelere dayanmak “imkânsız” hâle geldi.
Biz Diyarbakır 5 No’lu Zindanı’nda bu dayanılmaz baskılara 1981 Mayısına kadar fiilî direniş dediğimiz biçimde karşılık verdik. Ne var ki sonunda dayatılan “kurallara” uymaya başladık. Ancak bunu hiçbir zaman içimize sindirmedik. Sürekli fırsat buldukça karşı koymak ve direnmek düşüncesini koruduk. Evet, kural denen uygulamalara uyuyorduk ama düşünce ve ideolojik olarak asla teslim olmadık.
Bu durumumuz idarece bilindiğinden, kural denen aşağılık uygulamalara fiziksel olarak uyduğumuz hâlde giderek işkencenin dozu artırılıyordu. Mazlum Doğan’ın eylemine kadar tekrar direnmek için çaba harcansa da bu pek taraftar bulmadı ve dolayısıyla gerçekleşmedi. Mazlum’un feda eylemi, direnişe geçme eğilimimizi tekrar harekete geçirdi. Herkes kendisiyle yeniden hesaplaştı. Sonra Dörtlerin muhteşem eylemi, direnişe geçme sürecini ve iç derinleşmemizi hızlandırdı. Ve onurluca var olma veya ölme düşüncesi, 14 Temmuz 1982 Ölüm Orucu’yla farklı bir tarihsel aşamaya ve kararlılığa ulaştı.
Evet, 1982 ölüm orucundan sonra cezaevindeki baskılar bütünüyle ortadan kalkmadı. Bazı alanlarda geri adımlar atılmış olsa da tutsakların karşısındaki temel sorun devam ediyordu. İşkence, baskı, aşağılanma ve iradeyi teslim alma girişimlerine karşı yeni bir mücadele kaçınılmaz hâle gelmişti.
1982 ölüm orucunda yer almış ve o sürecin sonuç görüşmelerini yaşamış arkadaşlar olarak önemli bir deneyim edinmiştik. Bununla birlikte tutsak ve tutuklu kitlesi nezdinde bir prestij ve misyon edinmiştik. Dolayısıyla yeni bir direnişin örgütlenmesi de facto olarak bizden bekleniyordu. Yani Hayri ve Kemal’den sonra bu tarihsel sorumluluk bize devredilmişti.
Baskılar yine dayanılmazdı. Koğuşlarda korkunç işkence uygulamaları vardı. Adeta 35. Koğuş’a bir gözdağı veriliyordu. 1982 Büyük Ölüm Orucu’nun yarattığı moral değeri ve güveni ortadan kaldırmaya ve teslim almaya devam ediyorlardı. Bunun böyle gitmemesi gerektiği ve 1982 ölüm orucunun amaçlarının gerçekleşmesi bizim için tarihsel bir görev idi. Karasu, ben ve Ayata bu sorumluluğu üstlendik.
Kimi acele eden ve baskılara karşı bireysel tepkiler gösterenler oluyordu. Hatta “Ne duruyoruz? Niye hemen eyleme geçmiyoruz?” diyen bazı bireyler oldu. Ancak biz bir eylemin başlaması ve başarıya ulaşması için bazı koşulların olgunlaşması gerektiğini düşünüyorduk. Bir eylemin başarısı için iç ve dış koşulların yanında örgütlü, disiplinli ve kararlı sürdürülmesi gerektiğinin bilincindeydik.
1982 eyleminde cezaevi kitlesinden destek alamadık. Bu nedenle cezaevi idaresiyle yapılan anlaşma, idare tarafından uygulanmadı ve yok sayıldı. Kitle desteği veya 1982 ölüm orucundan daha kalabalık ve planlı bir eylem hazırlığına girdik. Bunun için de PKK Ana Davası’nın karara bağlanmasından sonra eylemi başlatmayı kararlaştırmıştık. Bu karardan biz üç kişi dışında ancak beş-on arkadaş bilgilendiriliyordu. Yani gizlilik içinde bir örgütlenme ve planlanma söz konusu idi.
1983 Eylül eylemi böylesi bir ortam içerisinde hazırlandı. Eylemin örgütlenmesi ve sorumluluğunu Karasu, ben ve M. Ayata üstlenmiştik. Bu aynı zamanda PKK’li tutsakların cezaevi yönetimi idi de. PKK Ana Davası’nın karara bağlanmasından sonra eylemin örgütlenmesi ve planlanmasına başlamıştık.
Burada özellikle bir noktanın altını çizmek istiyorum: Sonraki yıllarda yapılan kimi anlatımlarda, o dönemde cezaevinde tanınan, popüler bazı arkadaşların otomatik olarak eylemin karar organında yer aldığı gibi bir izlenim yaratıldı. Bu doğru değildir. Zindanın ilk aylarında sorumlu ve tutsakların iç yapılanmasında yer almaları, sürekli sorumlu oldukları anlamına gelmez. 1980 ile 1983 aralığında “köprünün altından” çok sular akmıştı. Hiyerarşi az da olsa değişime uğramıştı.
Gerçi sorumlular genelde atama yoluyla belirleniyordu. Ancak cezaevi koşullarındaki duruş ve mahkemedeki tavırlar değişimi gerekli ve zorunlu kılmıştı. Bir de Mazlum, Hayri ve Kemal yoldaşların yaşama vedaları, yeni bir hiyerarşiyi kaçınılmaz yapmıştı.
Bir insanın tanınmış olması ve bu nedenle cezaevi idaresinin onunla görüşmesi, o şahısları eylem örgütleyicisi ve yöneticisi yapmaz. Cezaevi koşullarında 1981 ve 1983 yılları arasında tutsaklar arası ilişkiler tamamen engellenmişti. Eski sorumlu ve önde görülenlerin önemli bir kısmı konumlarını yitirmişti. Ancak ilişki ve bilgi yetersizliğinden, koğuştaki arkadaşların onları hâlâ “önder” ve sorumlu görmesine neden oluyordu.
Bu durumdan dolayı sanırım bazı koğuşlar eski bilgilerine dayanarak, sorunun çözümü ve görüşmek için bazı arkadaşların adını idareye vermişler. Bu da bazı yanlış değerlendirmelere yol açmıştır.
Tarih yazılırken veya anlatılırken tahminî ve kulaktan dolma bilgileri doğruymuş gibi iddia etmemek gerekiyor. Bilinmeyen durumları kaynağından öğrenmeden yazmamak ve söylememek gerekiyor. Tarihe doğru ve objektif not düşmek etik bir davranıştır. Buna çok dikkat edilmesi bir sorumluluktur.
1983 Eylül Direnişi
Eylemi başlangıçta sınırlı sayıda insanla başlatmayı kararlaştırmıştık.
İlk grup yaklaşık 10 kişiden oluşuyordu. Ben bu grubun içerisindeydim. Muzaffer Ayata ve Mehmet Emin Yavuz da ilk grupta bulunan arkadaşlardandı. Aradan geçen uzun yıllar nedeniyle ilk on kişinin bütün isimlerini bugün eksiksiz biçimde hatırladığımı söylemem doğru olmaz. Belleğimde kesinleşmeyen isimleri yazıp yeni bir yanlışlığa neden olmak istemiyorum.
Ancak planımız açıktı. Eylemi tek bir grubun üzerine bırakmayacaktık. Uzun süreli bir açlık grevi, hatta koşulların ağırlaşması hâlinde yeni bir ölüm orucu ihtimalini hesaba katıyorduk. 1982 deneyimi önümüzdeydi. İnsanların yaşamlarını kaybedebileceğini biliyorduk.
Bu nedenle gruplar oluşturulmuştu. İlk grup eylemi başlatacak, belirli bir sürenin ardından ikinci grup devreye girecek, gerekirse daha sonra üçüncü grup katılacaktı. Böylelikle eylemin uzun süre devam ettirilebilmesini amaçlıyorduk.
1 Eylül 1983’te eyleme başladık. Eylemin startı, Suruç PKK grubunun mahkemesinde Ali Yaver Kaya’nın açıklama yapmasıyla verilmiş oldu. İlk günlerde eylem henüz cezaevinin tamamına yayılmış değildi. Kararlaştırdığımız grup disiplinli biçimde açlık grevini sürdürüyordu. İlk gruptan bir iki arkadaş sağlık ya da dayanma koşulları nedeniyle devam edemedi ve eylemi bırakmak zorunda kaldı. Ancak grubun ana gövdesi kararlılığını sürdürdü.
Biz, 1982’de yaşananları göz önünde bulundurarak çok daha uzun ve ağır bir mücadeleye hazırlanmıştık. Fakat birkaç gün sonra bizim bile başlangıçta öngöremediğimiz bir gelişme yaşandı.
5 Eylül’de zindanda biriken volkanın patlaması gerçekleşti. 1 Eylül’de başlayan sınırlı eylem, birkaç gün içerisinde cezaevinin genelinde büyük bir yankı yarattı. 5 Eylül’e gelindiğinde koğuşlarda birikmiş öfke adeta patladı. Yıllardır baskı altında tutulan, işkence gören, konuşması, gülmesi ve tepki göstermesi engellenen yüzlerce insan sloganlarla direnişe destek vermeye başladı.
Bir koğuşta başlayan ses diğerine ulaştı, ardından başka koğuşlardan karşılık geldi. 5 No’lu Zindan sloganlarla titriyordu. Sloganlar zindan duvarlarını aşarak dalga dalga her tarafa yayıldı.
Cezaevinin duvarları yıllardır bastırılmış insanların sesleriyle yankılanıyordu:
“Yaşasın direniş!”
“Kahrolsun işkence!”
“Yaşasın Ölüm!”
Ve o günün ruhunu, insanların ölümü bile göze alan ruh hâlini ifade eden daha nice slogan…
İnsanlar yıllardır üzerlerinde biriken korkuyu, öfkeyi ve çaresizliği bir anda dışarı vuruyorlardı. Ben bunu bugün de bir volkanın patlamasına benzetiyorum. İşkence ve baskı insanları uzun süre susturmuştu. Fakat sessizlik teslimiyet anlamına gelmiyordu. İçeride
muazzam bir öfke birikmişti. Eylül direnişi bu birikimin açığa çıkmasına vesile oldu.
Bu gelişmenin ardından açlık grevine katılım da hızla büyüdü. Onar, yirmişer, otuzar, hatta ellişer kişilik gruplar hâlinde insanlar hücrelere geliyor ve eyleme katıldıklarını ilan ediyorlardı. Katılanların bir bölümü bir süre sonra eylemi bırakıyor, yeni insanlar onların yerine katılıyordu.
Bu nedenle daha sonraki günlerde “Kaç kişi ölüm orucuna veya açlık grevine katıldı?” sorusuna tek ve kesin bir rakam vermek kolay değildir. Çünkü bir tarafta başlangıçtan itibaren planlanmış ve kararlı biçimde sürdürülen esas grup vardı. Diğer tarafta ise cezaevindeki kitlesel başkaldırı içerisinde farklı sürelerle açlık grevine katılan çok sayıda insan bulunuyordu. Bu iki durum birbirine karıştırılmamalıdır.
Zindanda başlayan toplu başkaldırı, zindan idaresini panikletti ve başkaldırıyı yatıştırmak için tutsaklarla görüşmeye başladı. Bu görüşme sırasında bazı yanlışlıklara sebebiyet veren anlatım ve tespitler ortaya çıktı.
Yapılan görüşmeler sırasında kimi tutsaklar görüşmek istedikleri bazı arkadaşların adlarını veriyor. Bu isimler, cezaevinin geçmiş döneminde popüler isimlerdir. Kimi de 1980’de cezaevinde sorumlu kişiliklerdir. Koğuştaki kimi tutsak arkadaşlar geçmiş durumdan dolayı bu şahıslarla görüşme talebinde bulunmuş. Zindan idaresi de bu kişileri koğuşlardakilerle görüştürüyor.
Biz eylem komitesi olarak bu duruma müdahale etmedik. Karasu bu durumdan rahatsızdı. Durumu bana anlattı. Ben, “Bir şey olmaz, bunlar da bizim arkadaşlarımız.” dedim. Fakat idare tarafından görüşmeye çağrılmak veya koğuşlara gönderilmek, eylemin başlangıçtaki karar organında bulunmakla aynı şey değildir.
Daha sonraki anlatımlarda, koğuştaki tutsaklarla görüştürülen arkadaşlar veya o dönem koğuştaki tutsaklar tarafından sorumlu sanılan insanların tamamı, sanki eylemi planlayan ve başlatan kadronun içerisindeymiş gibi sunulabilmektedir.
Bu doğru bir saptama değildir. Bir tarih yazılacaksa, kimin eylemi planladığı, kimin ilk grupta yer aldığı, kimin daha sonra katıldığı ve kimin yalnızca görüşmeler sırasında devreye girdiği birbirinden ayrılmalıdır.
Bu ayrım kimsenin değerini azaltmaz. Tam tersine, herkesin gerçek rolünü doğru biçimde ortaya koyar.
Koğuştaki tutsaklarla görüştürülen arkadaşlar, eylemin planlayıcı ve eylem grubunun karar organının içerisinde değillerdi. Koğuştaki tutsaklarla görüşme veya görüştürülme onları sorumlu yapmaz.
Aynı şekilde, cezaevindeki bütün kitlesel katılımcıları ilk günden itibaren açlık grevine başlamış düzenli bir grup olarak göstermek de gerçeği yansıtmaz. Belirttiğim gibi eylemin planlayıcısı ve uygulayıcısı üç kişilik eylem komitesi idi. Bu komitede ben, Karasu ve Ayata vardı. Başka arkadaşların da görüşlerine ve önerilerine başvurulduğu gibi, ilişkide olduğumuz başka örgüt mensupları ile de görüş alışverişi oluyordu.
1 Eylül ölüm orucu ve 5 Eylül’de koğuşların direnişe geçmesi, cezaevinde kendi koşullarında bir devrimdi.
Biz, başlangıçta 1982’dekine benzer çok ağır bir süreç yaşayabileceğimizi hesaplamıştık. Ölüm ihtimalini de dikkate almıştık. Fakat cezaevinin genelindeki kitlesel patlama dengeleri değiştirdi. İdare, karşısında yalnızca on kişilik bir açlık grevi grubu olmadığını gördü. Koğuşların tümünün direnişe geçmesi eylemin boyutunu değiştirdi.
Kapılar dövülmeye ve sloganlar yükselmeye başladı. Yıllardır zorla kurulmuş olan işkence sistemi ve zorla gerçekleştirilen sessizlik parçalandı. Cezaevi idaresi panik içinde anlaşmaya yanaştı.
Eylem yaklaşık dört hafta sürdü ve 27. günde cezaevi idaresi, eylem komitesi ile anlaşma yapmak zorunda kaldı. Bizim açımızdan başarı yalnızca birtakım taleplerin kabul ettirilmesi değildi. Çok daha önemli bir sonuç vardı.
İnsanlar yeniden ayağa kalkmış ve korku duvarını aşarak başkaldırmayı başarabilmişti. Yıllardır baş eğmeye zorlanan tutsaklar, birlikte hareket ettiklerinde cezaevi yönetiminin mutlak görünen hâkimiyetinin sarsılabileceğini gördüler. Korku yerini cesarete bırakmaya başladı. Sessizlik yerini sloganlara bıraktı. Yalnızlık yerini dayanışmaya bıraktı.
İşte Diyarbakır 5 No’lu Zindanı’ndaki direnişlerin tarihsel anlamı da burada aranmalıdır.
Tarihi doğru anlatmak neden önemlidir?
Aradan kırk yılı aşkın zaman geçti. Bellek doğal olarak bazı ayrıntıları silebilir. İnsanlar isimleri, günleri veya olayların sırasını karıştırabilir. Ben de bugün hatırlamadığım bir ismi kesinmiş gibi yazmak istemem. Fakat temel olayların doğru aktarılması başka bir meseledir.
Eylemi kim hazırladı? İlk grupta kimler vardı? Kararları hangi yapı aldı?
Kim daha sonra katıldı? Kim idare tarafından görüşmeye çağrıldı? Kim koğuşlardaki gelişmeleri yatıştırmak veya yönlendirmek amacıyla başka bölümlere gönderildi?
Bunların konum ve rollerinin birbirinden ayrılması gerekir. Çünkü tarih, daha sonraki yıllarda kimin daha fazla tanındığına göre yeniden yazılamaz. Bir insan bir süre sonra çok önemli bir siyasi kişilik olabilir. Başka biri konumunun gereğini yapamaz ve unutulabilir. Bir başkasının adı yıllarca hiç anılmayabilir. Ama geçmişte yaşanan bir olayın içerisindeki rolleri, daha sonraki şöhret veya siyasi konum belirleyemez.
Benim bu konuda konuşma ihtiyacı duymamın nedeni kimseyle kişisel bir tartışma yürütmek değildir. Amacım, yaşadığımız direniş tarihinin mümkün olduğunca doğru biçimde gelecek kuşaklara aktarılmasıdır.
Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde yaşananlar herhangi bir kişinin özel mülkü değildir. Orada direnen, işkence gören, aç kalan, slogan atan, hücreye kapatılan, yaşamını ortaya koyan herkes bu tarihin parçasıdır. Fakat ortak tarihimize saygı göstermenin yolu da olayları oldukları gibi anlatmaktan geçer.
1983 Eylül direnişine bugün dönüp baktığımda en fazla hatırladığım şey yalnızca açlık değildir. Duvarlardan yükselen sesleri hatırlıyorum.
Yıllardır susturulmuş insanların bir anda haykırmasını…
Bir koğuştan yükselen sloganın öbür koğuşta karşılık bulmasını…
İnsanların yeniden birbirlerinin varlığını hissetmesini…
O gün cezaevinin içerisinde korkunun üzerine yürüyen büyük bir insan iradesini görüyorum.
Biz ilk gruptaki on kişi uzun bir mücadeleye hazırlanmıştık. Belki yeniden ölümler olacağını düşünüyorduk. Fakat birkaç gün içerisinde bütün cezaevinin ayağa kalkması, ölüm orucuna ve direnişe bambaşka bir boyut kazandırdı. 1 Eylül’de başlayan eylem, 5 Eylül’de cezaevinin genelini saran büyük bir direnişe dönüştü. Bu nedenle 1983 Eylül direnişi yalnızca bir açlık grevi olarak anılmamalıdır. O, Diyarbakır 5 No’lu Zindanı’nda yıllardır bastırılan insanların yeniden seslerini yükselttikleri, korku duvarını parçaladıkları ve “Biz hâlâ buradayız.” dedikleri tarihsel bir başkaldırıydı. Büyük bir iradeydi.
Bugün yapılması gereken ise bu tarihi efsaneleştirmek değil, bütün karmaşıklığıyla doğru anlatmaktır. Çünkü o zindanda direnenlerin hiçbiri tarihin tahrif edilmesine ihtiyaç duymaz. Yaşananların kendisi zaten yeterince büyüktür.
Zindanda yaşamını yitirenlerin anısı önünde saygıyla eğilirken, ölümü hiçe sayarak bu destansı direnişe katılım sağlayan bütün canları sevgi ve özlemle anıyorum.
Ve diyorum: “Direnmek yaşamaktır!”
12.09.2026
Denge Kürdistan Denge Kürdistan