Cumartesi , 3 Ekim 2026
Home / anasayfa / İDRİS-İ BİTLİSÎ, YAVUZ SULTAN SELİM VE OSMANLI–SAFEVÎ MÜCADELESİ! Hamit Baldemir

İDRİS-İ BİTLİSÎ, YAVUZ SULTAN SELİM VE OSMANLI–SAFEVÎ MÜCADELESİ! Hamit Baldemir

Kürt Mirlikleri, Kızılbaşlık, Alevîlik ve Sünnîlik Bağlamında Bir Değerlendirme
Abdullah Öcalan’ın ”demokratik entegrasyona”, İdri-i Bitlisi ve Yavuz Sultan Selim ilişkisini referans göstermesinin yarattığı tepki ve tartışmalar bu konuyu yazmama vesile oldu. PKK’nin genişletilmiş programı olan ve manifesto olarak nitelenen Serxwebun Kitapçığı’nda İdris-i Bitlisi bir hain ve işbirlikçi olarak değerlendirilir. Bu değerlendirme bizzat Abdullah Öcalan’ındır. Bazı iddialara göre Serxwebunu Apo yazmamış. Doğrudur o yazmamış ama düşünce ve anlatım Apo’nundur. ”Kitapçık” Apo’nun anlatımlarından ve bantlara (kasetler) kayıt edilmiş konuşmalarının yazıya dökülmüş halidir. Yani Apo’nun değerlendirme ve düşünceleridir. Yazıya geçiren Apo değildir ama düşünce Apo’nundur. Hatta Serxebun çıktıktan sonra, ilk okuduğumda tepkim şu olmuştu; ” bunu okumama gerek yoktur. Bunları Apo’dan ve onun kasetlerinden çok dinledim”. Dün hain olarak kabul edilen birinin ”demokratik entegrasiyon”a referans gösterilmesi tarihsel ve politik paradokstur. Ne dönem 16. yüzyıldır ve ne de TC Osmanlı devletidir. Sapla samanı karıştırmamak ve her olayı kendi tarihsel koşullarında değerlendirmek gerek. Bu arada biz hem Bitlisi’linin Yavuz ittifakına hem de gündem de olan ” demokratik entegrasyon”a ve 1919 ile başlayan Kemalizm Kürt ittifakına da eleştirel bakıyoruz. Her üçnü de doğru bulmuyoruz. Hepsinin sonuçları ortadadır. Bu ön açıklamam dikkata alınarak makalenin anlaşılmasını ve değerlendirilmesini rica ediyorum. Elbette Alevilerin hassasiyetini unutmuyoruz!..

16.Yüzyılın başında bugünkü İran, Irak, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Kürdistan coğrafyası büyük bir siyasal dönüşüm içindeydi. Şah İsmail, Safevî hareketinin başında 1501’de Tebriz’i ele geçirerek Safevî Devleti’ni kurdu. Safevîlerin askerî temelini büyük ölçüde Kızılbaş Türkmen aşiretleri oluşturuyordu; bunların Anadolu’da da önemli toplumsal ve dinsel bağları bulunuyordu. Şah İsmail’in Anadolu’daki taraftarlarıyla kurduğu ilişkiler Osmanlı yönetimi açısından yalnızca mezhep meselesi değil, doğrudan devlet güvenliği ve egemenlik sorunu olarak görüldü.

Bu nedenle Osmanlı–Safevî çatışmasını yalnızca “Sünnî–Şiî savaşı” olarak tanımlamak yeterli değildir. Bir tarafta iki imparatorluğun Anadolu, Azerbaycan, Irak ve Kürdistan üzerindeki egemenlik mücadelesi, diğer tarafta Şah İsmail’in Anadolu’daki Kızılbaş topluluklar üzerindeki dinsel ve siyasal otoritesi vardı. Mezhep, bu jeopolitik mücadelenin son derece güçlü bir meşruiyet aracına dönüştürüldü.

İdris-i Bitlisî kimdi ve neden Osmanlı için önemliydi?
İdris-i Bitlisî, Akkoyunlu devlet geleneğini çok iyi bilen bir âlim, tarihçi ve bürokrattı. Akkoyunlu Sultan Yakub’un divanında görev yaptı; Safevîlerin yükselişinin ardından Osmanlı topraklarına geçti ve II. Bayezid döneminde Osmanlı sarayıyla ilişki kurdu. Yavuz Sultan Selim’in 1512’de tahta çıkmasından sonra yeniden İstanbul’a döndü ve Selim’in doğu siyasetinde önemli bir danışman ve aracı haline geldi. 1514 İran seferine ve Çaldıran sürecine de katıldı.

Onu vazgeçilmez yapan temel özellik, İstanbul sarayının yeterince sahip olmadığı bölgesel ilişki ağına ve Kürt Mirlik”leri hakkındaki bilgiye sahip olmasıydı. Kürt beylerini, aşiret dengelerini, Akkoyunlu döneminden kalan siyasal ilişkileri ve Safevî idaresinin bölgede yarattığı tepkileri biliyordu. Bu nedenle Yavuz, Çaldıran’dan sonra İdris-i Bitlisî’ye bölgedeki Kürt beyleriyle görüşmesi için geniş yetkiler verdi. Kaynaklar, kendisine hükümdarın adına kullanabileceği boş veya önceden mühürlenmiş fermanlar verildiğini ve yaklaşık yirmi beş Kürt beyini Osmanlı tarafına çektiğini bildirir.

1514 Çaldıran Savaşı dönüm noktasıdır. 23 Ağustos 1514’te gerçekleşen Çaldıran Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı ordusu Şah İsmail’in kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Osmanlı ateşli silahları ve topçusunun savaşın sonucunda önemli rol oynadığı genel kabul görmektedir. Ancak Çaldıran, Safevî Devleti’ni ortadan kaldırmadı; bundan sonra Kürdistan ve çevresindeki hâkimiyet mücadelesi devam etti.

Tam da burada İdris-i Bitlisî’nin rolü belirleyici hale geldi. Selim batıya dönerken Bitlisî bölgede kaldı. Osmanlılar açısından amaç Safevîlerin Diyarbakır, Mardin ve çevresindeki etkisini ortadan kaldırmak ve İran’a karşı kalıcı bir sınır kuşağı oluşturmaktı. Kürt Mirlerinin önemli bir bölümü açısından ise temel sorun kendi hanedanlıklarını ve geleneksel yönetim alanlarını koruyabilmekti.

“Yavuz–İdris-i Bitlisî anlaşması” gerçekte neydi?
Burada önemli bir tarihsel ayrım yapmak gerekir. Günümüz literatürünün bir bölümünde “1514 Amasya Antlaşması” veya “Kürt–Osmanlı Antlaşması” şeklinde tek bir antlaşmadan söz edilir. Fakat daha ihtiyatlı akademik araştırmalar olayı, bütün Kürtler adına imzalanmış tek bir modern devletlerarası antlaşmadan çok, 1514–1516 arasında farklı Kürt Mirleriyle yapılan görüşmeler, bağlılık bildirimleri, askerî ittifaklar ve padişah fermanlarından oluşan bir süreç olarak ele almaktadır.

Ortaya çıkan sistemin özü şuydu: Kürt emirlerinden önemli bir kısmı Osmanlı Sultanının yüksek egemenliğini kabul ediyor; savaş zamanında askerî destek sağlıyor; buna karşılık bazı Mirliklerde yerel hanedanların yönetimlerinin babadan oğula geçmesi ve geleneksel yetkilerinin korunması kabul ediliyordu. Fakat bütün Kürt bölgeleri aynı statüye sahip değildi. Bazıları doğrudan Osmanlı idaresine bağlanırken, bazıları yerel Kürt beyleri tarafından yönetiliyor, bazı Mirlikler ise çok daha geniş bir kalıtsal özerklik taşıyordu. İranica’nın özetlediği belgelere göre Bitlisî’nin düzenlediği toprakların bir bölümü doğrudan Osmanlılarca, bir bölümü Kürt yöneticilerce, beş önemli bölge ise kalıtsal hakları korunan daha özerk Kürt hanedanlarınca yönetildi.

Bu yapı daha sonraki Osmanlı kayıtlarında çeşitli biçimlerde hükûmet, yurtluk-ocaklık ve sancak gibi idari statülerle gelişecekti. Bazı Kürt Mirliklerinin özel idari hakları yüzyıllarca devam etti; 19. yüzyıldaki Osmanlı merkezileşmesine kadar bölgenin siyasal yapısında belirleyici oldular.

Kürt beyleri neden Osmanlı tarafına yöneldi?
Burada din önemliydi fakat tek neden değildi. Kürt Mirlerinin önemli bölümü Sünnîydi ve Sünnî Osmanlı hanedanıyla mezhepsel yakınlık, Şah İsmail’in Kızılbaş-Safevî hareketi karşısında Osmanlı ittifakını kolaylaştırdı. Fakat Akademik çalışmalar bu tercihin güçlü bir siyasal pragmatizm de taşıdığını vurgular. Kürt emirleri iki büyük imparatorluk arasında kendi hanedanlarını ve yerel yönetim haklarını korumaya çalışıyorlardı.

Safevî yönetiminin bazı bölgelerde eski yerel hanedanların yerine kendi yöneticilerini yerleştirmesi de Kürt beylerinin bir bölümünde tepki yaratmıştı. Osmanlıların ise ilk aşamada yerel hanedanları tamamen ortadan kaldırmak yerine onların iktidarını tanıyarak sınır güvenliğinin bir parçası haline getirmesi daha cazip bir seçenek oluşturdu. Dolayısıyla ittifakı “Kürtler Sünnîydi, Şiîlere karşı Osmanlıya katıldı” diye açıklamak tarihsel yapıyı fazla basitleştirir.

Üstelik bütün Kürtler aynı cephede değildi. Bölgede Heterodoks/Kızılbaş inançlara sahip Kürt toplulukları da bulunuyordu ve bazı Kürt unsurları Safevî hareketiyle ilişkiliydi. Dolayısıyla burada etnik olarak “Kürtler Osmanlıya karşı İran” biçiminde iki blok yoktur; aşiret, hanedan, mezhep ve yerel çıkarlar farklı tercihler yaratmıştır. Alevîlik, Kızılbaşlık ve İran Şiîliği aynı şey miydi?
Burası meselenin en fazla karıştırılan noktalarından biridir.
Bugünkü anlamıyla Alevîliği, 16. yüzyıl İran On İki İmam Şiîliğiyle doğrudan özdeşleştirmek doğru değildir. 16. yüzyıl başındaki Safevî hareketinin toplumsal-askerî temeli Kızılbaş topluluklardı. Bunların inanç dünyasında On İki İmam sevgisi, tasavvuf, Şeyh-Mürid ilişkileri ve çeşitli yerel-dinsel gelenekler iç içeydi. Modern araştırmalar erken dönem Kızılbaş inanç sistemini daha sonra İran’da kurumsallaşan Medrese merkezli On İki İmam Şiîliğinden ayırmaktadır.

Safevî Devleti zamanla İran’ı sistematik biçimde On İki İmam Şiîliği doğrultusunda dönüştürürken, Anadolu’da kalan Kızılbaş topluluklarının dinsel gelişimi farklı bir yol izledi. Günümüzde “Alevî” olarak adlandırılan birçok topluluğun tarihsel oluşumunda Safevî-Kızılbaş hareketinin çok önemli etkisi bulunduğunu savunan güçlü bir akademik literatür vardır; fakat bu, bugünkü Alevîliği İran Şiîliğiyle aynılaştırmak anlamına gelmez.

Yavuz’un Kızılbaş politikasının arka planı:
Yavuz Sultan Selim’in gözünde Anadolu’daki Safevî yanlısı Kızılbaş hareketi iki yönlü bir tehdit oluşturuyordu. Birincisi, Osmanlı Sünnî siyasal-dinsel düzenine alternatif bir dinsel bağlılık ortaya çıkarıyordu. İkincisi ve daha önemlisi, bu toplulukların bir bölümünün Osmanlı’nın rakibi Şah İsmail’i hem ruhani önder hem siyasal hükümdar olarak görmesi İstanbul açısından sadakat ve güvenlik sorunu yaratıyordu. Safevî Şahları da Anadolu’daki taraftarlarıyla ilişkilerini sürdürmeye çalışıyordu.

Selim döneminde Ulemadan Kızılbaş hareketi aleyhine fetvalar alınması, Safevî yanlılarının tespit edilmesi ve ağır baskı uygulanması bu ortamda gerçekleşti. Fakat burada da “bütün Alevîler İran ajanıydı” gibi bir sonuç tarihsel olarak savunulamaz. Devlet belgelerinde ve dönemin siyasal dilinde dinsel kimlik ile siyasî sadakat çoğu zaman birbirine karıştırılmış ve Safevî bağlantısı şüphesi geniş Kızılbaş topluluklarının baskı görmesine gerekçe yapılmıştır.

“40 Bin Alevî/Kızılbaş öldürüldü” meselesi!
Bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Yavuz döneminde Kızılbaşların ciddi biçimde takip, soruşturma, sürgün ve infazlara uğradığı konusunda tarihsel kanıtlar bulunmaktadır. Buna karşılık sık tekrarlanan 40.000 kişinin öldürüldüğü rakamının kesinliği tarihçiler arasında tartışma konusudur.
İdris-i Bitlisî’ye atfedilen anlatılar bu rakamın temel kaynaklarından biridir. Fakat dönemin bütün kronikleri bu ölçekte bir katliamı aynı biçimde doğrulamamaktadır. Son dönem araştırmalarında da 40.000 sayısının gerçek bir ölüm bilançosu olup olmadığı tartışılmaktadır. Bu tarihçilerin detay konusunu bir iddia olarak kabul ederek konumza devam devam edelim. Buna karşılık Kızılbaşlara yönelik sistematik bir teftiş, ağır cezalandırma ve katliam politikasının varlığı belgelerle gösterilmektedir.

İdris-i Bitlisî bu mezhep mücadelesinde neredeydi?
İdris-i Bitlisî yalnızca tarafsız bir arabulucu değildi. Yavuz Sultan Selim’in hizmetinde hareket eden bir devlet adamıydı ve Safevî yayılmasına karşı Osmanlı hâkimiyetinin kurulmasına aktif biçimde katkıda bulundu. Kürt beylerinin Osmanlı sistemine bağlanmasını sağlaması, Diyarbakır bölgesinde Safevî güçlerine karşı yerel kuvvetlerin örgütlenmesi ve Osmanlı siyasetini meşrulaştıran tarih yazımı onun faaliyetlerinin parçalarıydı.

Buna karşılık onu yalnızca “Kürtleri Osmanlıya satan kişi” veya tam tersine “Kürtleri Safevîlerden kurtaran kahraman” olarak tanımlamak modern siyasal yargıları 16. yüzyıla taşır. Dönemin gerçekliği daha karmaşıktır. İdris-i Bitlisî’nin siyasetinin sonucu, Kürt Mirliklerinin önemli bölümünün kendi hanedan yönetimlerini koruyarak Osmanlı üst egemenliğini kabul ettiği bir sınır düzeninin kurulmasıdır. Bu düzen Mirliklere uzun süreli yerel iktidar alanı sağlarken aynı zamanda onları Osmanlı devlet sistemine bağladı. Daha sonraki yüzyıllarda Osmanlı merkezileşmesi güçlendikçe bu özerk yapılar giderek daraltıldı ve 19. yüzyılda büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.

Genel değerlendirme:
İdris-i Bitlisî–Yavuz Sultan Selim ilişkisini anlamanın anahtarı, olayları üç ayrı ama iç içe geçmiş çatışma olarak görmektir.
Birinci çatışma, Osmanlı ile Safevî devletlerinin Kürdistan, Anadolu, Irak ve Azerbaycan üzerindeki egemenlik mücadelesidir. İkinci çatışma, Sünnî Osmanlı siyasal-dinsel düzeni ile Şah İsmail’in Kızılbaş-Safevî hareketi arasındaki mezhepsel ve ideolojik mücadeledir. Üçüncü düzey ise Kürt Mirliklerinin iki imparatorluk arasında kendi hanedanlıklarını, topraklarını ve yönetim haklarını koruma mücadelesidir.
Bu nedenle İdris-i Bitlisî ile Yavuz’un oluşturduğu düzeni yalnızca “Sünnîlerin Şiîlere karşı ittifakı” olarak görmek eksiktir. Sünnîlik ittifakı kolaylaştırdı; fakat yerel iktidar, güvenlik, hanedan çıkarları ve Osmanlı–Safevî jeopolitiği en az mezhep kadar belirleyiciydi.
Aynı biçimde bugünkü Alevîliği doğrudan Şah İsmail’in İran Şiîliğiyle özdeşleştirmek de tarihsel açıdan yanıltıcıdır. 16. yüzyıldaki Kızılbaş-Safevî dünyası ile bugünkü Anadolu Alevîliği arasında güçlü tarihsel bağlar vardır, fakat Alevîlik ile İran On İki İmam Şiîliği aynı dinsel yapı değildir.

Bu çerçevede bakıldığında 1514–1516 dönemi Kürdistan tarihinin en önemli kırılmalarından biridir: Kürt coğrafyasının önemli bir bölümü Osmanlı siyasal alanına yönelirken diğer bölümleri İran merkezli devletlerin alanında kaldı; sonraki Osmanlı–Safevî savaşları bu ayrışmayı daha da kalıcı hale getirdi.

Başlıca dayandığım kaynaklar Encyclopaedia Iranica’nın İdris-i Bitlisî ve Osmanlı–Safevî ilişkileri maddeleri, The Cambridge History of the Kurds, Rıza Yıldırım ve Ayfer Karakaya-Stump’ın Kızılbaş-Alevî tarihi üzerine akademik çalışmaları ve İdris-i Bitlisî–Kürt mirlikleri üzerine güncel araştırmalardır.
İranica Online.

Diğer Başlıklar

BARIŞ-ENTEGRASİYON VE YAŞANANLAR! Hamit Baldemir

Barış, savaşın sona ermesi bakımından halkların en temel taleplerinden biridir. Yıllarca süren savaşların, ölümlerin, göçlerin …

5 NO’LU ZİNDANIN’DA 1983 EYLÜL DİRENİŞİ! Hamit Baldemir

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi, yalnızca insanların kapatıldığı bir hapishane …

DÜNYA BARIŞ GÜNÜN”DE SAVAŞIN GÖLGESİNDE BARIŞI DÜŞÜNMEK! Hamit Baldemir

1 Eylül Dünya Barış Günü’nü bir kez daha kutluyoruz. Ne var ki insanlık, Dünya Barış …

15 AĞUSTOS 1984 BİR ULUSAL DİRİLİŞTİR! Hamit Baldemir

15 AĞUSTOS 1984 BİR ULUSAL DİRİLİŞTİR 15 Ağustos, Kürdistan’ın yakın tarihinde sıradan bir tarih değildir. …