7–8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, sıradan bir askerî ittifak toplantısı olarak değerlendirilemez. Zirve; Kapitalizmin derin bulanımına çözüm arayışlarının ve çözüm üretmenin tarihsel bir emperyalist toplabtıdır. Dünyada güç dengelerinin yeniden kurulduğu, emperyalist devletler arasındaki rekabetin sertleştiği, bölgesel savaşların yaygınlaştığı ve silahlanmanın dünya ekonomisinin temel dinamiklerinden biri hâline getirildiği tarihsel bir dönemeçte yapılmıştır.
NATO’nun resmî açıklamasında zirvenin amacı, 2025 Lahey Zirvesi’nde alınan kararların uygulanmasını değerlendirmek, savunma yatırımlarını artırmak, askerî üretimi hızlandırmak ve Ukrayna’ya desteği sürdürmek olarak ifade edilmiştir. Zirvede NATO üyelerinin 2035 yılına kadar millî gelirlerinin yüzde 5’ini savunma ve güvenlik harcamalarına ayırma hedefi yeniden öne çıkarılmış; savunma sanayisi alanında 50 milyar avroyu aşan yeni satın alma anlaşmaları açıklanmış ve insansız hava araçlarına karşı sistemler için beş yıl içerisinde 40 milyar dolarlık yeni bir program ilan edilmiştir. Bu da NATO’nun mevcut savaşların daha üst bir sevyeye çıkarmanın ya da dünya paylaşım savaşının daha genelleştirme çabasıdır. Dünya paylaşım savaşının örgütlenmesidir.
Bu kararlar, NATO’nun yalnızca mevcut tehditlere karşı tedbir alan bir askerî savunma örgütü olmadığını; giderek daha fazla silahlanan, ekonomileri savaş ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyen ve dünyadaki stratejik alanları askerî denetim altına almaya çalışan küresel bir emperyalist güç mekanizmasına dönüştüğünü göstermektedir.
NATO’nun kuruluş koşulları değişti, ancak emperyalist niteliği değişmedi
NATO, 1949 yılında esas olarak Sovyetler Birliği’ne ve sosyalist sisteme karşı kurulmuştu. Kuruluş döneminde Batılı kapitalist devletler, NATO’yu sosyalizmin Avrupa’da ve dünyada yayılmasını önleyecek ortak askerî araç olarak değerlendirdiler.
Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra NATO’nun resmî kuruluş gerekçesi ortadan kalkmıştı. Buna rağmen NATO dağılmadı. Tam tersine doğuya doğru genişledi; Yugoslavya, Afganistan ve Libya gibi alanlarda doğrudan askerî operasyonlar gerçekleştirdi ve faaliyet sahasını Avrupa’nın çok ötesine taşıdı.
Bu durum, NATO’nun yalnızca sosyalist sisteme karşı kurulmuş geçici bir savunma örgütü olmadığını göstermektedir. NATO aynı zamanda Batılı kapitalist güçlerin dünyadaki askerî, ekonomik ve siyasal çıkarlarını koruyan bir emperyalist askeri müdahale mekanizmasıdır.
Bugün sosyalist bir dünya sisteminin eski biçimiyle var olmamasına rağmen NATO’nun büyümesi ve silahlanması, ittifakın yeni düşmanlar ve yeni tehdit tanımları üzerinden yeniden yapılandırıldığını ortaya koymaktadır. Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore NATO belgelerinde ve yöneticilerin açıklamalarında artan biçimde tehdit olarak gösterilmektedir. Ankara Zirvesi sırasında NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de Rusya’nın askerî harcamalarını, Çin’i, İran’ı ve Kuzey Kore’yi öne çıkararak savunma sanayisinde bir “devrim” yapılması çağrısında bulunmuştur.
Burada esas amaç yalnızca herhangi bir ülkeye karşı savunma değildir. Asıl hedef, Batı merkezli kapitalist sistemin dünya üzerindeki üstünlüğünü korumak ve gelişmekte olan rakip güçlerin yükselişini askerî, ekonomik ve teknolojik yöntemlerle sınırlandırmaktır.
Ankara Zirvesi yeni bir savaş ekonomisinin ilanıdır
Ankara Zirvesi’nin en belirgin yönü, savaş hazırlığının geçici bir güvenlik tedbiri olmaktan çıkarılarak uzun vadeli bir ekonomik programa dönüştürülmesidir.
Üye ülkelerden eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, konut ve halkın temel ihtiyaçlarına ayrılabilecek kaynakların giderek daha büyük bölümünün silahlanmaya aktarılması istenmektedir. Millî gelirin yüzde 5’ine ulaşan askerî ve güvenlik harcamaları, özellikle Avrupa ülkeleri bakımından sosyal devletin küçültülmesi, vergilerin artırılması ve emekçi sınıfların yaşam koşullarının ağırlaştırılması anlamına gelecektir.
Bu bakımdan NATO’nun yeni stratejisi üç temel ayağa dayanmaktadır:
Birincisi, silah üretiminin kalıcı biçimde artırılmasıdır.
İkincisi, savaş sanayisinin devlet bütçeleri aracılığıyla güvence altına alınmasıdır.
Üçüncüsü ise askerî harcamaların yalnızca savaş döneminde değil, barış döneminde de ekonominin temel unsurlarından biri hâline getirilmesidir.
Zirve sırasında açıklanan en az 50 milyar dolarlık silah anlaşmaları, gözetleme uçakları, insansız hava araçları ve uzun menzilli hassas silah projeleri bu yönelimin somut göstergesidir. Avrupa ülkelerinin Amerikan silah sistemlerine bağımlılığı sürerken, aynı zamanda Avrupa merkezli yeni bir savunma sanayisi blokunun oluşturulmasına çalışılmaktadır.
Böylece dünya ekonomisi giderek “savaş ekonomisi” temelinde yeniden biçimlendirilmektedir. Devletler sosyal gereksinimleri değil, silah tekellerinin ihtiyaçlarını öncelemektedir. Silah sanayisi büyürken halkların yoksulluğu, işsizliği ve sosyal güvencesizliği derinleşmektedir.
3. “NATO 3.0” neyi ifade etmektedir?
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara Zirvesi’nin ardından Avrupa üyeleri ile Kanada’nın daha fazla askerî ve mali sorumluluk üstlenmesini “NATO 3.0” olarak tanımlamıştır. Rutte’ye göre bu yeni aşama; savunma yatırımlarının yükseltilmesi, üretimin hızlandırılması, askerî kapasitenin artırılması, teknolojik yeniliklere yatırım yapılması ve müttefikler arasındaki iş birliğinin genişletilmesi anlamına gelmektedir.
Ancak politik açıdan bakıldığında “NATO 3.0”, bundan daha kapsamlı bir dönüşümü ifade etmektedir.
NATO’nun birinci dönemi, Sovyetler Birliği’ne ve sosyalist sisteme karşı kurulan Soğuk Savaş NATO’suydu.
İkinci dönem, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Balkanlar’dan Afganistan’a, Irak çevresinden Libya’ya kadar uzanan müdahaleci NATO dönemiydi.
Üçüncü dönem ise yalnızca belirli ülkelere müdahale eden değil; ekonomiyi, teknolojiyi, enerji yollarını, dijital alanı, uzayı, denizleri, ham madde kaynaklarını ve küresel ticaret yollarını askerî stratejinin parçası hâline getiren yeni NATO dönemidir.
Bu yeni NATO anlayışında savaş yalnızca tanklarla ve ordularla yürütülmemektedir. Ekonomik yaptırımlar, teknoloji ambargoları, enerji koridorlarının denetlenmesi, siber operasyonlar, insansız sistemler, yapay zekâ, medya yönlendirmesi, vekâlet savaşları ve yerel güçlerin kullanılması da savaşın parçalarıdır.
Dolayısıyla “NATO 3.0”, savaş ile barış arasındaki sınırların belirsizleştirildiği sürekli bir çatışma ve askerî hazırlık düzenini anlatmaktadır. Yani sürekli paylaşım savaşı…
Yeni savaşın biçimi; günümüzde emperyalist savaş, yalnızca devletlerin birbirlerine resmen savaş ilan etmeleri biçiminde gelişmemektedir. Yeni savaş düzeninde farklı yöntemler birlikte kullanılmaktadır:
Doğrudan askerî müdahaleler,
Yerel ve bölgesel vekâlet savaşları.
İnsansız hava araçları ve yapay zekâ destekli silahlar.
Siber saldırılar ve iletişim sistemlerinin denetlenmesi.
Ekonomik yaptırımlar ve mali kuşatma.
Enerji ve ticaret yollarının kontrol edilmesi.
Etnik, ulusal ve mezhepsel çelişkilerin kullanılması.
Devletlerin silah ve teknoloji bakımından bağımlı hâle getirilmesi.
Siyasal rejimlerin içeriden yönlendirilmesi.
Bu savaş düzeninde bir ülkenin resmen işgal edilmesi her zaman gerekli değildir. O ülkenin ekonomisinin, savunma sisteminin, enerji kaynaklarının, limanlarının, iletişim altyapısının ve siyasal karar mekanizmalarının denetlenmesi de emperyalist hâkimiyet için yeterli görülebilmektedir.
Ankara Zirvesi’nde öne çıkarılan insansız sistemler, karşı İHA teknolojileri, uzun menzilli hassas silahlar ve askerî sanayi yatırımları, gelecekteki savaşların teknolojik, uzaktan yönetilen ve sürekli gözetim altında tutulan bir karakter kazanacağını göstermektedir. NATO’nun “Drone Edge” adı verilen program için beş yılda 40 milyar dolar yatırım açıklaması bu yönelimin açık örneğidir.
Dünyayı yeniden dizayn etme amacı;
Ankara Zirvesi, dünyadaki mevcut düzenin istikrarlı olmadığını kabul eden ve bu düzeni Batılı emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda yeniden kurmaya çalışan bir anlayışı temsil etmektedir.
ABD ve Avrupa merkezli güçler, Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişinden, Rusya’nın askerî kapasitesinden, İran’ın Ortadoğu’daki etkinliğinden ve Batı dışındaki ülkelerin bağımsız politika geliştirme eğiliminden rahatsızdır.
Bu nedenle NATO’nun yeni stratejisinin hedefinde yalnızca belirli devletler değil, Batı egemenliğinden bağımsız hareket etme potansiyeline sahip bütün bölgeler bulunmaktadır.
Afrika’nın madenleri, Ortadoğu’nun petrol ve doğal gaz kaynakları, Orta Asya’nın enerji rezervleri, Kafkasya’nın ulaşım hatları, Kuzey Kutbu’nun yeni ticaret yolları, Doğu Akdeniz’in enerji yatakları ve dünyanın stratejik limanları emperyalist rekabetin konusu hâline gelmektedir.
Bu anlamda bağımsızlık yalnızca bayrağa, sınırlara ve resmî devlet kurumlarına sahip olmak değildir. Ekonomisi dış sermayeye, savunması yabancı silahlara, enerjisi çokuluslu şirketlere ve siyaseti büyük güçlerin kararlarına bağlı olan bir ülkenin gerçek bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir.
NATO’nun yeni yapılanması, ülkeleri daha fazla silah satın almaya, askerî teknolojilerini ittifak standartlarına bağlamaya ve dış politikalarını Batı’nın stratejik öncelikleriyle uyumlu hâle getirmeye zorlamaktadır.
Bu nedenle Ankara Zirvesi, yalnızca askerî bir toplantı değil, bağımlılık ilişkilerinin yeniden kurulması toplantısıdır.
ABD ile Avrupa arasındaki çelişkiler
NATO yekpare ve çelişkisiz bir blok değildir. ABD ile Avrupa ülkeleri arasında hem ekonomik hem de askerî çıkar farklılıkları bulunmaktadır.
ABD, Avrupa devletlerinin daha fazla askerî harcama yapmasını, Amerikan güvenlik stratejisine daha fazla destek vermesini ve savaşların ekonomik yükünü daha büyük ölçüde üstlenmesini istemektedir. Avrupa ülkeleri ise ABD’nin tek taraflı politikalarının bedelini ödemekten rahatsız olmakla birlikte, askerî ve teknolojik bakımdan Washington’a bağımlı olmaya devam etmektedir.
Ankara Zirvesi öncesinde ve sırasında ABD Başkanı Donald Trump’ın bazı NATO üyelerini İran savaşına yeterince destek vermemekle suçlaması ve Avrupa’daki Amerikan askerlerinin azaltılabileceğini söylemesi, ittifak içindeki çelişkileri açıkça göstermiştir. Buna rağmen zirvede NATO’nun 5. maddesine, yani üyelerden birine yapılan saldırının bütün üyelere yapılmış sayılması ilkesine bağlılık yeniden ilan edilmiştir.
Dolayısıyla Ankara Zirvesi, NATO içindeki çelişkilerin çözüldüğü bir toplantı değildir. Çelişkilerin geçici olarak bastırıldığı ve ortak silahlanma programları aracılığıyla ittifakın dağılmasının önlenmeye çalışıldığı bir toplantıdır.
ABD, Avrupa’nın daha fazla ödeme yapmasını istemektedir. Avrupa ise hem kendi askerî sanayisini büyütmek hem de Amerikan korumasını tamamen kaybetmemek istemektedir. “Daha güçlü bir Avrupa, daha güçlü bir NATO” söylemi bu uzlaşmanın formülüdür.
Ukrayna savaşı ve sürekli savaş stratejisi; Ankara Bildirgesi’nde Ukrayna’ya 2026 yılı için 70 milyar avroluk askerî teçhizat, yardım ve eğitim sağlanması taahhüt edilmiş; 2027 yılında da en az aynı düzeyin korunması istenmiştir. NATO, Avrupa ülkeleri ile Kanada’nın Ukrayna’ya yapılan güvenlik yardımının büyük bölümünü karşılamaya başladığını açıklamıştır.
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı uluslararası hukuka aykırı bir işgaldir ve Ukrayna halkının kendi ülkesini savunma hakkı vardır. Ancak bu gerçek, NATO’nun savaşı kendi genişleme ve Rusya’yı kuşatma stratejisi için kullanmadığı anlamına gelmez.
Ukrayna halkı, bir taraftan Rusya’nın işgalci saldırganlığına maruz kalırken diğer taraftan NATO ile Rusya arasındaki büyük güç rekabetinin cephe ülkesi hâline getirilmiştir. Savaşın uzaması, Ukrayna’nın yıkılmasına, halkın kitlesel olarak göç etmesine ve ülkenin ekonomik kaynaklarının yabancı sermayeye daha fazla bağımlı hâle gelmesine yol açmaktadır.
NATO açısından Ukrayna savaşı aynı zamanda yeni silahların denendiği, askerî doktrinlerin geliştirildiği, Avrupa’nın yeniden silahlandırıldığı ve halkların yüksek askerî harcamalara alıştırıldığı bir laboratuvar işlevi görmektedir.
Bu nedenle gerçek bir barış politikası, yalnızca Rusya’nın saldırganlığına karşı çıkmakla sınırlı kalmamalı; NATO’nun genişleme, silahlanma ve savaşı sürekli hâle getirme politikasına da karşı çıkmayı da zorunlu hale getirmelidir.
Ortadoğu’ya Etkileri
Ankara Zirvesi’nin en önemli sonuçlarından biri, NATO’nun Ortadoğu’ya doğrudan yönelmesinin kosşullarının yaratılmasıdır.
İran ile ABD arasındaki savaş ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliği zirvenin temel tartışma konularından biri olmuştur. NATO Genel Sekreteri Rutte, İran’ın NATO sınırları dışında olduğunu belirtmekle birlikte, gerekli görülmesi hâlinde ittifakın gelecekte rol üstlenebileceğini dışlamamıştır.
Bu yaklaşım son derece tehlikelidir. Çünkü NATO’nun İran merkezli bir savaşa müdahil olması, çatışmayı İran ile ABD arasındaki sınırlı bir savaş olmaktan çıkararak bütün Ortadoğu’yu kapsayan daha büyük bir savaşa dönüştürebilir.
Böyle bir gelişme: Irak’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı, Körfez ülkelerini, İsrail’i, Türkiye’yi, Kürdistan’ın dört parçasını doğrudan etkileyecektir.
Ortadoğu’nun petrol ve doğal gaz kaynakları, Hürmüz Boğazı, Doğu Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz gibi ticaret yolları emperyalist güçler açısından hayati önemdedir. Bu nedenle “deniz yollarının güvenliği” ve “enerji güvenliği” söylemleri, bölgenin askerîleştirilmesinin gerekçesi olarak kullanılmaktadır. NATO’nun bölgeye daha fazla yerleşmesi, halkların güvenliğini sağlamaktan çok, enerji kaynaklarını ve ulaşım yollarını Batılı güçlerin denetiminde tutmayı hedeflemektedir.
Türkiye açısından Ankara Zirvesi
Türkiye, Ankara Zirvesi aracılığıyla NATO içerisindeki jeopolitik önemini yeniden göstermeye çalışmıştır. Türkiye; Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Orta Asya arasında bulunan stratejik konumu, büyük ordusu, askerî üsleri ve gelişen savunma sanayisi nedeniyle NATO bakımından vazgeçilmez bir ülke olarak görülmektedir.
Ankara’nın hedefleri arasında: ABD ile ilişkilerin yeniden düzeltilmesi,
F-35 savaş uçağı programına dönüş, Amerikan yaptırımlarının kaldırılması, Türk savunma sanayisinin NATO pazarına daha fazla açılması, Türkiye’nin bölgesel askerî güç olarak tanınması,
Suriye, Irak, İran, Karadeniz ve Kafkasya politikalarında daha fazla söz sahibi olunması bulunmaktadır.
Zirve sırasında ABD’nin Türkiye’ye 2020 yılında Rus S-400 sistemleri nedeniyle uyguladığı yaptırımları kaldırmaya hazırlandığı ve F-35 satışına yeniden kapı araladığı açıklanmıştır. Türkiye yönetimi bunu diplomatik başarı olarak sunabilir. Ancak meseleye halkların çıkarları açısından bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunun güçlenmesi, ülkede demokrasinin, halkların özgürleşmesi ve toplumsal refahın güçleneceği anlamına gelmez. Tersine bu durum: Askerî harcamaların artmasına. Savunma sanayisinin ekonomide daha belirleyici olmasına. Toplumsal kaynakların silahlanmaya aktarılmasına. Devletin güvenlikçi karakterinin güçlenmesine. Bölgesel askerî operasyonların yaygınlaşmasına. Demokratik muhalefet üzerindeki baskının artmasına neden olabilir.
Türkiye, emperyalist sistem içerisinde bağımsız bir kutup olmaktan çok, kendi bölgesel hedeflerini NATO ve Batı sistemiyle pazarlık ederek gerçekleştirmeye çalışan alt-emperyalist bir güç konumundadır.
Bir taraftan ABD ve Avrupa ile iş birliği yapmakta, diğer taraftan Rusya, Çin, Körfez ülkeleri ve Türki devletleriyle ilişkiler geliştirerek hareket alanını genişletmeye çalışmaktadır. Ancak Türkiye ekonomisinin dış sermayeye, teknolojiye, enerjiye ve uluslararası finans sistemine bağımlılığı, bu politikanın sınırlarını belirlemektedir.
Kürdistan’a Etkileri
Ankara Zirvesi’nin Kürdistan üzerindeki etkileri doğrudan ve dolaylı olarak ele alınmalıdır.
Kürdistan, Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında bölünmüş olması nedeniyle Ortadoğu’daki bütün büyük çatışmaların kesişme alanında bulunmaktadır. NATO’nun İran’a, Irak’a ve Suriye’ye yönelik politikalarında meydana gelecek her değişiklik Kürt halkını doğrudan etkileyecektir.
Kuzey Kürdistan
Türkiye’nin NATO içerisindeki askerî konumunun güçlenmesi, Kürt sorununda güvenlikçi ve askerî politikaların sürdürülmesi tehlikesini artırabilir.
Türkiye, NATO ile ilişkilerinde kendi askerî operasyonlarını “terörle mücadele” çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışmaktadır. NATO ülkeleri ise Türkiye’nin jeopolitik önemini kaybetmemek için Kürt sorunundaki hak ihlallerine sessiz kalmaktadır.
Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin ardından Türkiye’nin NATO içerisindeki pazarlık gücünün artması, Kürt halkının demokratik ve ulusal hakları bakımından kendiliğinden olumlu bir sonuç yaratmayacaktır.
Rojava
Rojava, ABD’nin ve Batılı güçlerin IŞİD’e karşı mücadelede iş birliği yaptığı, ancak siyasal statüsü konusunda güvence vermediği bir alandır.
NATO güçleri Kürtleri gerektiğinde askerî ortak olarak kullanmakta, fakat Türkiye ile stratejik ilişkileri söz konusu olduğunda Kürtlerin siyasal statü taleplerini ikinci plana itmektedir.
Bu nedenle Rojava’nın geleceği büyük güçlerin geçici askerî hesaplarına bağlanamaz. Rojava halklarının kazanımları ancak bölge halklarıyla demokratik ittifak, kendi öz savunması ve bağımsız siyasal örgütlenmesi temelinde korunabilir.
Güney Kürdistan
Güney Kürdistan’ın enerji kaynakları, askerî üsleri ve coğrafi konumu; ABD, Türkiye, İran ve Avrupa devletleri açısından büyük önem taşımaktadır. NATO’nun Ortadoğu’daki etkisinin genişlemesi, Güney Kürdistan’ı İran’a karşı askerî ve istihbarat faaliyetlerinde daha önemli bir alan hâline getirebilir. Bu durum Kürdistan Bölgesi’ni yeni çatışmaların cephesi yapma tehlikesi taşımaktadır.
Ayrıca petrol ve doğal gaz kaynaklarının yabancı şirketler ve bölgesel iktidar odakları arasında paylaşılması, Kürt halkının gerçek ekonomik bağımsızlığını engellemektedir.
Doğu Kürdistan
İran’a yönelik askerî baskının ve olası NATO müdahalesinin en ağır sonuçlarından biri Doğu Kürdistan’da yaşanabilir.
İran rejiminin Kürt halkına yönelik baskıları ve ulusal hakların inkârı kabul edilemez. Ancak ABD veya NATO müdahalesi Kürt halkına özgürlük getirmeyecektir. Dış müdahale, Kürtleri emperyalist savaşın vekil gücü hâline getirebilir ve bölgeyi uzun süreli bir yıkıma sürükleyebilir.
Doğu Kürdistan halkının özgürlüğü, ne İran rejiminin baskıcı politikalarından ne de NATO’nun askerî müdahalesinden geçmektedir. Çözüm, halkların bağımsız demokratik mücadelesine dayanan bir siyasal dönüşümdür.
Kürt Halkı Açısından Temel Tehlike
Kürt halkı bakımından en büyük tehlike, büyük devletler arasındaki çelişkileri değerlendirmek adına bunlardan birine stratejik olarak bağlanmaktır. Tarih, emperyalist güçlerin Kürt hareketlerini kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda desteklediğini, çıkarları değiştiğinde ise yalnız bıraktığını birçok kez göstermiştir.
ABD, Rusya, Avrupa devletleri, İran ve Türkiye arasında ortaya çıkan çelişkiler elbette Kürt siyaseti tarafından değerlendirilmelidir. Ancak taktik ilişkiler ile stratejik bağımlılık birbirinden ayrılmalıdır.
Kürt Halkının Temel Güvencesi
Kendi bağımsız siyasal örgütlülüğü; Kürdistan’ın dört parçası arasındaki ulusal dayanışma; bölge halklarıyla demokratik ittifak; emekçi sınıfların ortak mücadelesi; emperyalist ve bölgesel güçlerden bağımsız bir çizgi olmalıdır.
Kürt sorunu NATO’nun askerî planlarıyla veya herhangi bir emperyalist müdahaleyle çözülemez. Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkının tanınması; siyasal, ulusal, kültürel ve ekonomik haklarının anayasal güvence altına alınması Kürdhalkının özgürleşme sorununa giden yoldur.
Emperyalizm Yalnızca Toprak İşgali Değildir
Günümüzde emperyalist mülkiyet ve denetim yalnızca bir ülkenin toprağının doğrudan ele geçirilmesiyle kurulmamaktadır.
Bir ülkenin enerji kaynakları, madenleri, tarım alanları, limanları, bankacılık sistemi, teknolojik altyapısı, savunma sanayisi, haberleşme sistemleri, orçlanma mekanizmaları, su kaynakları çokuluslu şirketlerin ve büyük güçlerin denetimine girmişse; o ülkenin biçimsel bağımsızlığı gerçek bağımsızlık anlamına gelmez. NATO’nun askerî genişlemesi; IMF, Dünya Bankası, uluslararası finans kuruluşları, enerji şirketleri ve silah tekellerinin ekonomik yayılmasıyla birlikte düşünülmelidir.
Askerî güç, ekonomik hâkimiyetin güvencesidir. Ekonomik hâkimiyet ise askerî yayılmanın maddi temelidir.
Ankara Zirvesi’nde savaş sanayisi temsilcileriyle devlet yöneticilerinin aynı platformda bir araya gelmesi, devlet politikasıyla silah tekellerinin çıkarlarının ne ölçüde iç içe geçtiğini göstermektedir.
Halklara Sunulan Güvenlik Söylemi
NATO, bütün bu askerî hazırlıkları “barış”, “güvenlik”, “caydırıcılık” ve “demokratik değerlerin korunması” söylemleriyle gerekçelendirmektedir.
Ancak silahlanmanın sürekli artırılması, yeni askerî üslerin kurulması, rakip devletlerin kuşatılması ve dünya kaynaklarının büyük güçler arasında paylaşılması gerçek güvenlik üretmez.
Tam tersine karşılıklı silahlanmayı, bölgesel savaşları ve nükleer çatışma tehlikesini büyütür. Halkların güvenliği, silah tekellerinin kârlarıyla aynı şey değildir.
Gerçek Güvenlik
Halkların kendi kaderini belirleme hakkının tanınması; ülkeler arasındaki eşitsiz ilişkilerin kaldırılması; zenginlik kaynakların silahlanmaya değil toplumsal ihtiyaçlara ayrılması; yabancı üslerin ve askerî işgallerin sona erdirilmesi; ulusal ve toplumsal sorunların demokratik yollarla çözülmesi ve uluslararası ilişkilerin eşitlik temelinde kurulmasıyla mümkündür.
Sonuç
7–8 Temmuz 2026 Ankara NATO Zirvesi, NATO’nun yeni bir tarihsel aşamaya geçtiğini göstermektedir.
Bu zirve:
Emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşma mücadelesinin; ekonomilerin savaş ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesinin;
silah tekellerine devasa kaynaklar aktarılmasının; Avrupa’nın daha fazla askerîleştirilmesinin; Ukrayna savaşının uzun süreli bir mücadeleye dönüştürülmesinin; NATO’nun Ortadoğu’ya doğrudan müdahale etmenin uluslarası zeminin yaratılmasının; Türkiye’nin bölgesel askerî rolünün güçlendirilmesinin; Kürdistan’ın yeni savaşların ve jeopolitik pazarlıkların alanı hâline getirilme tehlikesinin koşullarını da üetmektedir.
NATO artık yalnızca eski sosyalist sisteme karşı kurulmuş bir askerî örgüt değildir. Yeni dönemde dünya kaynaklarının, enerji yollarının, teknolojinin, pazarların ve stratejik bölgelerin denetlenmesini hedefleyen küresel bir emperyalist yapılanma olarak hareket etmektedir.
“NATO 3.0” olarak adlandırılan yeni dönem; daha fazla silah, daha fazla askerî harcama, daha fazla teknolojik gözetim ve daha yaygın bölgesel müdahale anlamına gelmektedir.
Türkiye bu süreçte yalnızca zirveye ev sahipliği yapan ülke değildir. Karadeniz’den Ortadoğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan yeni NATO stratejisinin merkez ülkelerinden biri hâline getirilmektedir.
Kürdistan ise bu savaş düzeninde hem stratejik bir coğrafya hem de büyük güçler tarafından kullanılabilecek bir mücadele alanı olarak görülmektedir. Kürt halkının kurtuluşu, emperyalist kamplardan birine bağlanmakta değil; kendi bağımsız gücünü oluşturmakta, dört parçada ulusal dayanışmayı ve birliği geliştirmekte, emperyalistler arası çelikilerden yararlanmakta ve bölgenin ezilen halklarıyla ortak demokratik mücadele yürütmekte geçmektedir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, bir emperyalist güce karşı başka bir emperyalist gücü desteklemek değildir. Halkların, emekçilerin ve ezilen ulusların bağımsız, demokratik ve anti-emperyalist bir çizgide ortak mücadelesidir. Çünkü savaşın bedelini silah tekelleri ve egemen sınıflar değil; işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, yoksullar ve ezilen halklar ödemektedir.
14.07.2026
Denge Kürdistan Denge Kürdistan