Cuma , 5 Haziran 2026
Home / anasayfa / SÖMÜRGECİ EGEMEN KLİKLERİN İKTİDAR KAVGASI VE MUTLAK BUTLAN! Hamit Baldemir

SÖMÜRGECİ EGEMEN KLİKLERİN İKTİDAR KAVGASI VE MUTLAK BUTLAN! Hamit Baldemir

Türkiye’de siyasal tartışmalar çoğu zaman “demokrasi”, ”vatanın bölünmez bütünlüğü”, ”cumhuriyet”, “laiklik”, demokrasi “muhafazakârlık”, ”bölücük” ya da “terörle mücadele” gibi kavramlar üzerinden yürütülmektedir. Ancak bu kavramların arkasında çoğu zaman daha derin tarihsel ve sosyal nedenler ile bir iktidar ve rant paylaşımı mücadelesi bulunmaktadır. Özellikle son yıllarda AK Parti ile CHP arasında yaşanan gerilim, yalnızca ideolojik ya da seçimsel bir rekabet değildir. Bu çatışma, aynı zamanda devlet aygıtı üzerindeki hakimiyetin, büyükşehir kaynaklarının ve toplumsal meşruiyet alanlarının yeniden paylaşımı mücadelesidir.
Bu nedenle CHP’ye yönelik operasyonları ya da siyasal baskıları sadece “otoriterleşme” veya “muhalefeti tasfiye etme” başlığı altında değerlendirmek eksik kalmaktadır. Asıl mesele, Türkiye’de egemen güç odakları arasında süren tarihsel bir yeniden yapılanma ve tasfiye sürecidir.
Bu çerçevede CHP’nin tarihsel rolü, sınıfsal karakteri, Kemalist devlet anlayışıyla ilişkisi ve günümüzde neden kriz yaşadığı yeniden ele alınmalıdır.
CHP’nin Tarihsel Kökeni: Toplum Partisi mi, Devlet Partisi mi?
CHP, klasik anlamda bir “toplum partisi” olarak doğmamıştır. Avrupa’daki sosyal demokrat partiler gibi doğrudan işçi sınıfı hareketlerinden, sendikalardan ya da kitlesel toplumsal mücadelelerden çıkmış bir parti değildir. CHP’nin tarihsel kökeni doğrudan devletin kuruluş sürecine dayanır.
Cumhuriyet’in kurucu partisi olması nedeniyle CHP, toplumun belirli bir sınıfını değil, daha çok devletin kuruluş ideolojisini temsil etmiştir. Bu nedenle CHP’nin sınıfsal yapısı her zaman karmaşık olmuştur. İçerisinde bürokrasi, asker-sivil elitler, şehirli orta sınıflar, sermaye çevreleri ve devletle ilişkili kesimler yer almıştır.
Bu yapı CHP’yi klasik bir halk partisi olmaktan çok, “devlet aklının siyasal temsilcisi” haline getirmiştir.
Kemalizm de bu bağlamda yalnızca bir ideoloji değil; merkeziyetçi, otoriter ve devlet merkezli faşist bir yönetim anlayışının ifadesi olmuştur. CHP’nin tarihsel işlevi, uzun yıllar boyunca bu faşist devletçi çizginin korunması olmuştur.
CHP’nin Sosyal Zemininin Daralması
Ancak Türkiye toplumu değiştikçe CHP’nin tarihsel zemini de aşınmıştır. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde devlet eliyle modernleşmeyi temsil eden CHP, bugün artık toplumsal dönüşümleri taşıyabilecek güçlü bir sosyal tabana sahip değildir.
Çünkü bugün Türkiye’de muhafazakâr kesimleri temsil eden partiler vardır, milliyetçi kesimleri temsil eden partiler vardır, Kürt siyasal hareketi vardır, liberal çevreler vardır, yeni kentli orta sınıflar vardır. CHP ise bunların hiçbirini tam anlamıyla temsil edememektedir.
Bu nedenle CHP’nin varlığı giderek ideolojik bir “cumhuriyet muhafızlığı” işlevine sıkışmaktadır.
Parti, toplumun somut sorunlarından çok, devletin kurucu ideolojisinin korunması ekseninde siyaset üretmektedir. Bu da CHP’yi geniş toplumsal kesimlerle organik bağ kurmakta zorlanan bir yapıya dönüştürmektedir.
Dolayısıyla bugün CHP’nin yaşadığı kriz yalnızca seçim kaybetme krizi değildir; tarihsel misyonunun tükenmesi krizidir.
Kemalizmin Sürekli Gündemde Tutulması
Türkiye’de “Cumhuriyet elden gidiyor”, “laiklik tehdit altında” ya da “Atatürk değerleri saldırı altında” gibi söylemler uzun yıllardır siyasal mobilizasyon aracı olarak kullanılmaktadır.
Bu söylemlerin önemli bir kısmı, CHP’nin tarihsel meşruiyetini yeniden üretme çabasının ürünüdür.
Özellikle devlet içindeki bazı güç odakları açısından Kemalizm, toplumu konsolide etmek ve muhalif toplumsal dinamikleri baskılamak için kullanışlı bir araç olmayı sürdürmektedir.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: AK Parti ile CHP arasında görünürde büyük bir ideolojik çatışma olsa da, her iki parti de devletin temel güvenlikçi reflekslerini büyük ölçüde paylaşmaktadır.
AK Parti de en az CHP kadar devlet merkezli bir çizgiye sahiptir. Kürt meselesi, güvenlik politikaları, dış politika ve merkezi yönetim anlayışı gibi konularda bu benzerlik açık biçimde görülebilmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan gerilim, çoğu zaman “devlet karşıtı bir demokrasi mücadelesi” değil, devletin hangi siyasal kadrolar tarafından yönetileceği mücadelesidir.
Büyükşehir Belediyeleri ve Rant Mücadelesi
CHP’nin özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde belediyeleri kazanması, siyasal denklemi önemli ölçüde değiştirmiştir.
Çünkü Türkiye’de belediyeler yalnızca hizmet kurumları değildir. Aynı zamanda büyük ekonomik kaynakların, ihalelerin, kadrolaşmanın ve rant ağlarının merkezidir.
AK Parti uzun yıllar boyunca bu alanları kendi çevresi lehine kullanmış, böylece hem ekonomik hem de siyasal bir hegemonya oluşturmuştur.
CHP’nin büyükşehirleri kazanmasıyla birlikte bu kaynakların paylaşımında ciddi bir değişim yaşanmıştır. AK Parti çevresindeki sermaye ve çıkar gruplarının belediye kaynaklarından yararlanma imkanları daralmıştır.
Bu nedenle CHP’ye yönelik baskının temel nedenlerinden biri ideolojik değil, ekonomiktir.
Asıl mesele, “kimin yöneteceği” kadar “kimin besleneceği” meselesidir.
Türkiye’de siyasal çatışmaların önemli bir kısmı, kamu kaynaklarının hangi çevrelere aktarılacağı sorunu etrafında şekillenmektedir.
Tasfiye Süreci Olarak Siyasal Gerilim
Bugün yaşanan süreç bu nedenle bir “demokrasi savaşı” olmaktan çok, egemen blok içindeki bir tasfiye hareketi olarak okunmalıdır.
AK Parti kendi iktidarını tehdit eden en önemli odağın CHP çevresinde kümelenen büyükşehir belediye ağları olduğunu düşünmektedir.
Çünkü bu belediyeler yalnızca ekonomik güç değil, aynı zamanda medya, kültür, gençlik ve toplumsal meşruiyet alanları da üretmektedir.
Bu nedenle merkezi iktidar ile belediyeler arasında yaşanan çatışma, yerel yönetim tartışmasının ötesinde bir hegemonya mücadelesidir.
CHP ise bu süreçte kendisini “demokrasi savunucusu” olarak sunmaktadır. Ancak CHP’nin tarihsel pratiği incelendiğinde, devletçi ve merkeziyetçi reflekslerden bütünüyle kopamadığı görülmektedir.
Bu yüzden iki taraf arasındaki mücadele çoğu zaman demokratikleşme değil, iktidarın yeniden paylaşılması mücadelesidir.
“Barış Süreci”, Kürt Meselesi ve CHP’nin Pozisyonu
Son dönemde yeniden gündeme getirilen “barış”, “demokratik toplum” ya da “terörsüz Türkiye” söylemleri de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Ortada net sınırları belirlenmiş, somut hedefleri açıklanmış bir çözüm süreci bulunmamaktadır. Sürecin nasıl ilerleyeceği, hangi siyasal sonuçları doğuracağı ve devletin ne ölçüde gerçek bir çözüm iradesine sahip olduğu belirsizdir.
AK Parti’nin de bu konuda ciddi ve köklü demokratik adımlar attığı söylenemez.
Buna rağmen CHP’nin bu tartışmalardan rahatsız olduğu görülmektedir.
Çünkü CHP’nin tarihsel devlet refleksi, Kürt meselesinin varlığının açık biçimde kabul edilmesine dahi mesafeli yaklaşmaktadır.
Kürt sorununun konuşulması bile, ulusalcı-Kemalist çizgide bir “devlet zayıflaması” olarak algılanabilmektedir.
Bu nedenle CHP, çözüm ihtimali belirsiz olsa bile bu tür süreçlere karşı direnç göstermektedir.
Burada mesele yalnızca güvenlik politikası değil; Cumhuriyet’in kuruluş paradigmasının sorgulanma ihtimalidir.
Sonuç
Türkiye’de bugün yaşanan siyasal kriz, yalnızca iktidar ile muhalefet arasındaki klasik bir demokrasi mücadelesi değildir.
Bu kriz aynı zamanda devlet geleneğinin dönüşümü, egemen güç odaklarının yeniden yapılanması ve ekonomik kaynakların yeniden paylaşılması krizidir.
CHP tarihsel olarak devletçi-Kemalist çizginin temsilcisi olmuş, ancak toplumsal dönüşümler karşısında tarihsel işlevini önemli ölçüde yitirmiştir.
AK Parti ise kendisini bu eski devlet geleneğine karşı alternatif gibi sunsa da, zamanla benzer devletçi refleksleri yeniden üretmiştir.
Bu nedenle Türkiye’de yaşanan çatışma, çoğu zaman “eski devlet” ile “yeni devlet” arasındaki değil; devletin hangi siyasal ve ekonomik çevreler tarafından kontrol edileceği arasındaki mücadeledir.
Büyükşehir belediyeleri, rant alanları, Kürt meselesi ve demokrasi tartışmaları da bu geniş iktidar mücadelesinin parçaları olarak okunmalıdır.
Gerçek demokratikleşme ise ancak devlet merkezli siyaset anlayışının aşılması ve toplumun farklı kesimlerinin eşit yurttaşlık temelinde özgürce siyasal sürece katılmasıyla mümkün olabilir.

Diğer Başlıklar

DENİZLERİ ANMAK VE ANLAMAK! Hamit Baldemir

DENİZLERİ ANMAK VE ANLAMAK 6 Mayıs, Türkiye devrimci hareketi açısından yalnızca bir anma günü değil; …

23 NİSAN’A DAİR GERÇEKLER: EGEMENLİK Mİ, YOKSA YENİ BİR TAHAKKÜMÜN KURULUŞU MU? Hamit Baldemir

23 NİSAN’A DAİR GERÇEKLER: EGEMENLİK Mİ, YOKSA YENİ BİR TAHAKKÜMÜN KURULUŞU MU? 23 Nisan 1920’de …

DEMOKRATİK MERKEZİYETÇİLİK! Hamit Baldemir

Demokratik merkeziyetçilik, Marksist-Leninist partinin temel işleyiş kuralıdır. Parti bu ilkeye göre yönetilir. Bu ilke onun …

KÜRDİSTAN ULUSAL VE SOSYAL KURTULUŞ MÜCADELESİNDE SORUMLULUK! Hamit Baldemir

KÜRDİSTAN ULUSAL VE SOSYAL KURTULUŞ MÜCADELESİNDE SORUMLULUK Toplumun gelişim süreci içerisinde bireyin ve toplumsal örgütlenmenin …