POLİTİKA VE SAVAŞ
Politika ve savaş, toplumsal yaşamın iki temel ve birbirinden kopmaz alanıdır. Politika, en genel anlamıyla, belirli sınıfların, toplumsal güçlerin ve ulusların çıkarlarının örgütlü ifadesi ve uygulanma pratiğidir. Bu anlamda politika, rastgele bir faaliyet değil; doğrudan doğruya ekonomik temelin, yani üretim ilişkilerinin, mülkiyet biçimlerinin ve sınıfsal yapının yoğunlaşmış ifadesidir. Başka bir deyişle, politika ekonominin yoğunlaşmış, somutlaşmış ve yönlendirici biçimidir.
Toplumda egemen olan ekonomik yapı, aynı zamanda politik biçimleri ve yönelimleri de belirler. Bu nedenle politika, sınıflar mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Her politika, bir sınıfın ya da toplumsal kesimin çıkarlarını savunur ve hayata geçirir. Bu yönüyle politika, sınıflar arasındaki çelişkilerin ve mücadelelerin üst düzeyde örgütlenmiş ifadesidir.
Savaş ise politikanın başka araçlarla, özellikle şiddet araçlarıyla devamıdır. Savaş, politikanın kesintiye uğraması değil; tersine, onun daha yoğun, daha sert ve zor araçlarla sürdürülmesidir. Bu nedenle savaş, politikadan bağımsız, kendiliğinden gelişen bir olgu değil; belirli ekonomik ve politik çıkarların zor yoluyla dayatılmasının bir biçimidir.
Tarih boyunca tüm savaşlar, belirli sınıfların ve egemen güçlerin çıkarları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Bu nedenle savaşları anlamak için, onların arkasındaki ekonomik ve politik temeli çözümlemek gerekir. Savaşların niteliği de tam burada belirlenir: Her savaş aynı değildir; her savaş aynı şekilde değerlendirilemez.
Bu noktada savaşları iki temel kategoriye ayırmak gerekir: haklı savaşlar ve haksız savaşlar. Haksız savaşların bir başka biçimi ise emperyalistlerin kendi aralarındaki paylaşım savaşlarıdır. Bu tür savaşlarda ezilenler ve sömürge halklar asla taraf olamazlar. Taraf olurlarsa, tabiri caizse, “bindikleri dalı kesmiş olurlar”. Böyle bir durumda, ezilen ve sömürge halklar kendi ulusal demokratik devrimlerini gerçekleştirmek için harekete geçerler. Ezilen emekçi sınıflar ve tabakalar ise savaşı iç savaşa çevirerek kendi toplumsal devrimlerini gerçekleştirmeye yönelirler.
Haklı savaşlar; ezilen sınıfların, sömürülen halkların, bağımlı ve sömürge ulusların kendi kaderlerini tayin etmek, özgürlüklerini kazanmak ve sömürü düzenine son vermek için yürüttükleri mücadelelerdir. Bu savaşlar, baskıya, sömürüye ve egemenliğe karşı verilen meşru direnişlerdir. Ezilenlerin kendi egemenlerine, sömürgecilere ve emperyalist güçlere karşı başkaldırısı, tarihsel ve toplumsal açıdan haklıdır. Çünkü bu savaşlar, insanlığın ilerlemesine, özgürlüğün genişlemesine ve sömürü ilişkilerinin çözülmesine hizmet eder.
Buna karşılık haksız savaşlar; egemen sınıfların, sömürgeci devletlerin ve emperyalist güçlerin kendi çıkarlarını genişletmek, yeni pazarlar elde etmek, başta enerji kaynakları olmak üzere zenginlikleri kontrol etmek ve halkları boyunduruk altına almak amacıyla yürüttükleri savaşlardır. Bu savaşlar, baskının, işgalin ve sömürünün sürdürülmesi ya da genişletilmesi için yapılır. Bu nedenle bu tür savaşlar, insanlığa, halklara ve tarihsel ilerlemeye karşıdır.
Dolayısıyla bir savaşın değerlendirilmesi, onun biçimine ya da görünen nedenlerine göre değil; hangi sınıfın çıkarına hizmet ettiğine ve hangi toplumsal sonuçlara yol açtığına göre yapılmalıdır. Aynı şekilde, bir savaşın haklı ya da haksız oluşu, propaganda biçimleriyle değil; sınıfsal ve tarihsel içeriğiyle belirlenir.
Bugün dünyada ve özellikle Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar, bu genel yasaların somut ve güncel ifadeleridir. Bu çerçevede Kürdistan, tarihsel olarak parçalanmış, sömürgeleştirilmiş ve farklı egemen devletler arasında bölünmüş bir ülke olarak, bu çelişkilerin en yoğun yaşandığı alanlardan biridir. Kürt halkı, uzun süredir inkâr, asimilasyon, ekonomik sömürü ve siyasal baskı politikalarına maruz bırakılmıştır. Bu durum, Kürdistan’da yürütülen mücadelenin yalnızca bir kimlik mücadelesi değil; aynı zamanda sınıfsal, siyasal ve tarihsel bir özgürlük mücadelesi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Kürdistan özgürlük mücadelesi bu bağlamda değerlendirildiğinde, ezilen bir halkın kendi kaderini tayin etme hakkı temelinde yürüttüğü bir mücadele olarak, haklı savaş kategorisi içerisinde yer almaktadır. Bu mücadele, yalnızca ulusal bir talep değil; aynı zamanda sömürgeci ve baskıcı sistemlere karşı gelişen toplumsal bir direniştir. Kürt halkının kendi egemenlerine, yani onu inkâr eden, sömüren ve baskı altında tutan devlet yapılarına karşı yürüttüğü mücadele, tarihsel olarak meşrudur ve haklıdır.
Buna karşılık, Kürdistan üzerinde egemenlik kuran devletlerin yürüttüğü savaşlar; bu halkın iradesini bastırmaya, kaynaklarını kontrol etmeye ve statüsüzlüğünü sürdürmeye yönelik olduğu ölçüde haksız savaşlar kategorisine girer. Bu savaşlar, egemen sınıfların ve devletlerin çıkarlarını korumaya yöneliktir; halkların özgürlüğüne değil, onların denetim altında tutulmasına hizmet eder.
Bu bağlamda, Kürdistan’da yürütülen mücadele ile egemen güçlerin yürüttüğü savaşlar arasında niteliksel bir fark vardır. Bir tarafta özgürlük, eşitlik ve kendi kaderini tayin hakkı için verilen bir direniş; diğer tarafta ise mevcut egemenlik ilişkilerini sürdürmeye yönelik baskıcı ve sömürücü bir savaş söz konusudur.
Politik mücadele ile silahlı mücadele bu süreçte birbirinden kopuk değil; aynı bütünün farklı biçimleridir. Kürdistan özgürlük mücadelesinde politika, halkın çıkarlarının örgütlenmesi ve ifade edilmesi olarak şekillenirken; savaş, bu politikanın zor koşullarda ve şiddet araçlarıyla devamı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle mücadeleyi yalnızca bir güvenlik sorunu ya da askeri bir mesele olarak ele almak, onun tarihsel ve toplumsal özünü kavrayamamak anlamına gelir.
Sonuç olarak; savaş, ekonomik, sosyal ve politik koşulların bir ürünüdür. Haklı ve haksız savaş ayrımı ise sınıfsal ve tarihsel bir temele dayanır. Kürdistan özgürlük mücadelesi, ezilen bir halkın özgürlük arayışının ifadesi olarak haklı bir mücadeledir. Buna karşılık, bu mücadeleyi bastırmaya yönelik politikalar ve savaşlar ise haksızdır.
Devrimci bir bakış açısı, bu gerçeklikten hareketle, ezilen halkların özgürlük mücadelelerini desteklerken; aynı zamanda savaşların kaynağı olan sömürü, baskı ve eşitsizlik düzeninin ortadan kaldırılmasını hedefler. Gerçek ve kalıcı barış, ancak bu temeller ortadan kaldırıldığında mümkün olacaktır.
18.03.2026
Denge Kürdistan Denge Kürdistan