Pazartesi , 26 Eylül 2022
Home / Güncel / KOLTUKLAR KALICI MIDIR? – Qasim Şergo

KOLTUKLAR KALICI MIDIR? – Qasim Şergo

Bu soru, 30 yıl KKP’nin 7 yıldır ÖSP’nin ”kalıcı” koltuğunda oturan biri tarafından sorulunca ve onun tarafından avaz avaz ”hayır, olamaz; bu, diktatörlüktür” diye bağırılınca ironik kaçıyor. Komedi…

Parti içinde seçim, açıklık, eleştiri – özeleştiri, katılım ilkeleri hayata geçirildikten sonra aynı görevlere aynı insanların seçilmesinde bir gariplik yok. Egemen sınıflar işçi sınıfına oranla daha fazla sayıda kadroyu hayatın her alanında yetiştirmekte ya da devşirmektedirler. Üniversiteler, devlet bürokrasisi, siyasi partiler, tarikatlar, ordu, işletme örgütleri egemen sınıfa sayısız kadro yetiştirir. Bu nedenle onların kadro yenileme kapasiteleri işçi sınıfına nazaran daha geniştir. Buna rağmen egemen sınıf partilerinde de az çok bir süreklilik vardır; yönetimin tepesinde görünürde vitrin değişiklikleri olsa da, daha yakından bakıldığında kaymak tabakanın hep yerinde kaldığı, yahut başka dallara kaydırıldığı görülür. Bir Kissinger belli bir dönem için dışişleri bakanlığı yapar; ama bakan olarak istihdam edilmediği zamanlarda da gerek dış politika konularında gerek başka konularda yararlanılan, akıl danışılan, hatta kimi kurumlarda görev alması sağlanan bir kişi olarak hep sahnededir. Sadece perde arkasına çekilmiştir.

Proletarya partilerinin böyle bir lüksü yok. Hele de iktidara henüz erişmemiş, ya da iktidara erişse bile devletten devletsizliğe geçiş için gerekli iç ve dış koşullar henüz olgunlaşmamışsa bu sıkıntı ortadan kalkmaz. İktidarı alan kadronun bileşiminde değişiklikler olsa da iktidar partisi eski, deneyimli ve bilgili kadrolardan vazgeçemez. Yine de bizim sorunumuz iktidara gelmiş bir komünist partisinin nasıl yenileneceği, taze kanlarla besleneceği meselesine bugünden çözüm bulmak değildir. Bu tür konular pratiğin akışı içinde çözümlenirler; ya da çözümlenemezler ve o noktada tıkanıklıklar başlar; hatta her şey tersine döner. Bu durumda bile hiç bir şey boşa gitmiş değildir; hatalar öğreticidir; yeter ki onlardan doğru ders çıkarılsın.

Bu doğru ders, proletaryayı zafere, iktidara götüren yol ve araçların, örgütlenme ve mücadele tarzlarının reddedilmesi değildir; bunları çöküşün nedeni göstermek ve bundan hareketle bunları ”aşmak” bahanesiyle devrim yolunun denenmiş yol ve araçlarını kullanılmaz ilan etmek devrim hedefinden vazgeçmekle eşdeğerdir. Marx 70 günlük Paris Komün’ünden dersler çıkardı; komünistler 70 yıllık sosyalizm deneyiminden henüz doğru dersler çıkarmış değiller. Buna soyunan babayiğitler saçmalamaktan başka bir şey yapmıyorlar; bit pazarında bile rastlanmayacak ölü fikirleri mezarlarından çıkarıp onlara hayat soluğu üflemekle iştigal ediyorlar.

Kalıcı koltuklar meselesi de böyle bir konu. Bu hususta sosyalistlere yapılan eleştiriler, en az yüzyirmi yıllıktır. Yani ÖSP başkanı Amerika’yı yeni keşfetmiyor. Tıpkı öteki icatları gibi bu buluş da ondan evvel proleter devrimin düşmanlarına nasip olmuş bir buluş.

ÖSP başkanı kalıcı koltuklara, merkezin despotluğuna, merkezde güç birikmesine karşı, güçleri aşağıdan, yığınlardan yukarıya doğru genleştirmeyi, yoğunlaştırmayı öneriyor; ”partide ideolojik, politik, felsefi güç ve birikimi sadece merkezde değil, asıl örgütün gövdesinde yoğunlaştıran bir örgüt!” diyor. Neden, çünkü güçler merkezde toplanırsa merkez despotlaşır diyor. İdeolojik, politik ve felsefi güç gövdede yoğunlaşacakmış! Çok enteresan. Bari ”gövde”yle de sınırlı kalma, ”halkta yoğunlaşacak” de! Daha demagojik, daha popülist olur. Hatta işi sadece ideoloji, politika ve felsefeyle de sınırlama; herkesi doktor, mühendis, bilgin yapacağım de! Nasıl olsa ”gövde”nin her bireyini bir ideolog, bir teorisyen, bir fikozof, bir ”Sverdlov” yaptın gitti. Biraz daha uzağa at; bu işi ”halk”a kadar genişlet. Daha ”orijinal” bir buluş olur; daha fazla ”kendin” olursun.

Şimdi de ”liderler – yığınlar, kalıcı koltuklar – gidici koltuklar, azınlığın liderliği – çoğunluğun liderliği, güçlü merkez – güçlü gövde, piramidin tepesi – tabanı” türünden demagojik lafazanlıklarla kafa bulandıran yazarın kalıcı koltuklar serzenişlerinin vaktiyle nasıl karşılandığına bakalım. Serzenişte bulunanlar Alman parlamentosunun burjuva partilerinin sözcüleri. Lenin’den aktaralım:

”Konuya açıklık getirmek için bir örnekle söze başlayayım. Almanları ele alınız. Umarım ki, onların örgütünün bir yığın örgütü olduğu, Almanya’da her şeyin yığınlardan geldiği, işçi sınıfı hareketinin yürümesini öğrendiği yadsınmayacaktır. Ama gene de, bu milyonların ”bir düzine” denenmiş liderlerine nasıl değer verdiklerine ve onlara nasıl sarıldıklarına bakınız; ve parlamentoda, düşman partilerin sözcüleri sık sık sosyalistlere bu yüzden saldırmamışlar mıdır: ”Siz yaman demokratlarsınız doğrusu! Sizin hareketinizin yalnızca adı işçi hareketi; ortada görülen hep aynı liderler kliği, aynı Bebel ve aynı Liebknecht, yıllar boyu hep onlar. Sizin sözümona seçilmiş işçi milletvekilleriniz imparatorun atadığı memurlardan daha kalıcı” dememişler midir?” [Ne Yapmalı]

Demek ki kalıcı koltuklar teranesi, sosyalistlere karşı yüzyıldan daha eski bir zamandan beri burjuva ağızlardan yankılanan unutulmuş bir terane. Ama heyhat, geçmişin her türlü berbat şarkısının tekrar çalındığı, yoz fikrinin tekrar filizlendiği bir neoliberalizm çağındayız. Bu çağda eski peygamberler, kahinler günümüzün sahte peygamberleri, kahinleri nezdinde tekrar canlanıyor ve kendilerine müritler, taraftarlar devşirmeye çalışıyor.

İşçi sınıfı partilerinin liderlerine yönelik ”ortada görülen hep aynı liderler kliği, aynı Bebel ve aynı Liebknecht, yıllar boyu hep onlar. Sizin sözümona seçilmiş işçi milletvekilleriniz imparatorun atadığı memurlardan daha kalıcı” suçlamasına Lenin şöyle yanıt veriyor:

”Ama Almanlar, ”yığınları” ”liderlere” karşı çevirmek, yığınlarda kötü ve iddialı içgüdüler uyandırmak çabalarına ve ”bir düzine akıllı”ya karşı yığınların güvenini sarsarak hareketin sağlamlığını ve kararlılığını baltalamak isteyen bu gibi demagojik çabalara yalnızca küçümseyerek gülüp geçmişlerdir. Siyasal düşünce Almanlar arasında yeteri kadar gelişmiştir, ve profesyonel olarak eğitilmiş, uzun deneylerden geçmiş ve tam bir uyum içinde çalışan ”bir düzine” denenmiş ve yetenekli lider olmadan (ve yetenekli kişiler yüzlerle doğmaz) modern toplumda hiçbir sınıfın kararlı bir savaşıma girişemeyeceğini anlayacak kadar siyasal deneyim edinmişlerdir. Almanların da, kendi safları arasında, ”yüzlerce ahmağı” pohpohlayan ve onları ”bir düzine akıllının” üstünde tutan, yığınların ”nasırlı ellerini” yücelten ve (Most ve Hasselmann gibi) bu yığınları düşüncesizce ”devrimci” harekete sürükleyen ve sağlam ve güvenilir liderlere karşı güvensizlik tohumları eken demagogları oldu. Alman sosyalizmi, ancak sosyalist hareket içinde bütün demagojik öğelere karşı inatçı ve yorulmak bilmez bir savaşım yürüterek büyüyebilmş ve bugünkü gücüne ulaşmıştır.” [Ne Yapmalı, sayfa 132 – 133]

Bizde ”yüzlerce ahmağı” pohpohlayan ve onların ideolojik, politik, felsefi bakımdan profesyonelce donatılabileceğini iddia eden aklıevvel ise ”yüzlerce ahmak” kelimesini kullanmıyor; ”aşağı” diyor, ”gövde” diyor, başka kaçamak kelimeler kullanıyor. Fakat şeylerin adını değiştirmekle, o şeyler değiştirilmiş olmuyor. Bir partinin gövdesi o partinin ideolojik, felsefi, politik yoğunlaşma odağı olamaz. Bunu açıklamak için basit bir örnek verelim: Doktorluk, mühendislik, uçak ya da gemi kaptanlığı; kısacası her türlü kalifiye meslek uzun bir eğitim ve pratik deneyim sonucu elde edilir. İkinci üçüncü ağızlardan derlenmiş çoğu yanlış ve eksik bilgilerle hiç bir kimse hiç bir nitelikli mesleğin uzmanı olamaz. Günümüz teknolojisi ile İnternetten binlerce sayfalık bilgiyi indirmek mümkün; ama sistematik, programlı ve uzun süreli bir eğitimden geçmeden kimse ne doktor olabilir; ne mühendis. Bu, zanaatçılar ve sanatlar için de geçerlidir; hiç bir sanatçı, doğuştan sanatçı olarak dünyaya gelmez. Yetenek ancak çalışmayla, alıştırmalarla, ustalardan yararlanmayla gelişir.

Lenin, bir örgütün başarısı için ”gövde”nin gerekli ve önemli olduğunu elbette biliyordu. Bu, sadece siyasal bir örgüt için değil, her türlü örgüt için gerekli ve zorunlu bir şarttır. İşçisiz işletme, ordusuz asker, müminsiz tarikat olmaz. Ama bütün bu örgütlerin önderleri mutlaka profesyönel, yani örgütün yönetiminde, mesleğinin bilgisinde uzmanlaşmış olmalıdır. Profesyönel kelimesinin anlamı da zaten budur. Alaylı subayların yerini askeri akademilerden mezun subaylar alalı yüzyıldan fazla zaman oldu. Büyük bankalar, tekelci şirketler, medya, kısacası hayatın her alanında yönetim işleri, alanında uzmanlaşmış insanlar tarafından yürütülüyor. Bunlar kendi mesleklerini icra etmek için gerekli bilgileri ya doğrudan kendi ellerinde ya da kendilerine bağlı alt uzman kurullarının denetiminde ele alıyor, inceliyor, değerlendiriyor, stratejiler belirliyorlar. Ama aynı zamanda da ”gövdeden örgütlenme”, dikey değil – yatay ağlar örgütlenmesi, merkezsiz – özerk örgütler koordinasyonu, kalite çemberleri vs. türünden teorilerle gerçek yüzlerini maskeliyorlar.

Bizim sözde ”kalıcı koltuklar” düşmanı(!) teorisyenimizin beslenme kaynaklarının bir kısmını oluşturan Amerikan şirket – örgüt teorisyenleri aslında dünyaya en gerici ideolojileri, fikirleri, teorileri aralıksız savuran bir emperyalist ülkenin propaganda memurlarından öte değer taşımayan satılık kapıkullarıdır. Nasıl ki bir ülke sınırları içinde egemen düşünceler, egemen sınıfların düşünceleri ise; dünya ölçeğinde de egemen düşünceler, en güçlü emperyalist ülkenin ürettiği düşüncelerdir. Gramsci şöyle diyor:

”Daha gelişmiş bir ülkede doğan bir ideoloji, bileşimlerin yerel işleyişi üzerinde etkisiz kalmaksızın, daha az gelişmiş ülkelerde yayılır.”

Dipnotunda ise şunları ekliyor:

”Örneğin din, ve dinle birlikte, çeşitli kökenlerden gelen siyasal çareler esinleyen, ve yoğunlaştırılmış tüm uluslararası güçleriyle her ulus içinde etkinlik gösteren uluslararası parti gibi çalışarak, kimi ülkelerde bu çarelere etkinlik kazandıran farmasonluk, Rotary Club, Yahudiler, diplomasi mesleği gibi öbür uluslararası kuruluşlar da, her zaman ulusal ve uluslararası nitelikteki benzer ideolojik – politik birleşimlerin bir kaynağı olmuşlardır; din gibi, farmasonluk, Rotary, Yahudiler vbç de, işlevi, uluslararası ölçüde, uçlar arasında arabuluculuk yapmayı sağlamak, tüm yönetim etkinliğinin kendileri aracıyla işlediği teknik çareleri ”toplumsallaştırmak”, uzlaşmalar ve uç çözümlerden kaçınma araçları bulmak olan ”aydınlar” toplumsal kategorisine girebilirler.” [Hapishane Defterleri, s. 135]

Gramsci bunları 1932 – 33 yılları arasında hapishanede yazıyor. ”Daha gelişmiş bir ülkede doğan bir ideoloji”nin daha az gelişmiş ülkelerde yayılma hızı ve kuvveti, onun yaşadığı zamana göre kat kat artmıştır. İngilizce bir dünya dilidir ve Amerikan kültürü, ideolojisi, fikirleri ve düşünceleri yalnızca daha geri ülkelere değil, nispeten gelişmiş ülkelere de çığ gibi akmaktadır. Öteki dillere çevrilen kitapların çoğu Amerikan üniversitelerinin araştırmacılarının, Amerikan düşünce ve strateji kuruluşları uzmanlarının eserleridir. 90’lı yıllarda artık ulus devletin ortadan kalktığı, ulusal kurtuluş hareketlerinin devre olarak kapandığı, 19 ve 20. Yüzyıl devrimleri döneminin kapandığı, dünyanın küreselleştiği, yeni bir dünya doğduğu, bu dünyanın Marx ve Lenin çağının dünyasından temelden farklı olduğu ve onların düşüncelerinin bugünkü dünya gerçeklerini açıklamaya yetmediği, dolayısıyla ihtiyaçlara uygun bir komünizm düşüncesinin yeniden üretilmesi gerektiği vs. vs. yönündeki fikirler ve en ilkel biçimiyle 21. YY Manifestosu yazarının yazılarında ifadesini bulan örgütlenme teeorilerinin esas kaynağı bahsi geçen bu Amerikan ideologlarıdır. Bunlar kendilerini neo – conlar [yeni muhafazakarlar] ya da neo – liberaller olarak adlandırıyorlar. Bunların bir kısmı 60’lı – yetmişli yılların troçkist, maoist ya da anarşist entellektüel çevreleri arasında yer almış olan; yaşlandıkça kemale erip ”din değiştiren” kimseler. Bunlar klasik sol jargonu bilen insanlar, ürettikleri görüşlerin imalat tarihi ise 80’li yılların başına; yani daha sosyalist blokun dağılma emarelerinin henüz gözükmediği bir döneme kadar uzanıyor.

Diğer Başlıklar

PERVİN BULDAN’IN YANLIŞI! Mehmet AKKAYA

PERVİN BULDAN’IN YANLIŞI Mehmet Akkaya Geçen haftasonu bir grup arkadaşla birlikte HDP’nin Kartal’da (İstanbul, 7 …

GİDİŞİN BİR UZUN ÖYKÜDÜR ÜSTAD! Heybet AKDOĞAN

GİDİŞİN BİR UZUN ÖYKÜDÜR ÜSTADKapitalizm toplumu katılaştırır, duyarsızlaştırır ve herkesi rutinleştirir. Kapitalizm için önemli bir …

YASAKLI “MUNZUR KÜLTÜR ve DOĞA FESTİVALİ’NİN” BANA HATIRLATTIKLARI ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! Heybet AKDOĞAN

YASAKLI “MUNZUR KÜLTÜR ve DOĞA FESTİVALİ’NİN” BANA HATIRLATTIKLARI ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİElazığ’ın, Kovancılar ilçesinde doğup, büyüdüm.Büyümeye başladığım …

POPÜLİST SİYASET! Heybet AKDOĞAN

Popülist siyasetSon dönemde siyasetin baskın bir unsuru haline gelen popülizm, siyasi çevrelerce geniş bir anlam …