Çarşamba , 28 Şubat 2024
Home / anasayfa / FIRSAT KARGALARI! Samet ERDOĞDU

FIRSAT KARGALARI! Samet ERDOĞDU

FIRSAT KARGALARI

10 sene önce politik meteorolojide benim hava tahmini göstergem Öcalan idi. Ona bakarak vaziyeti tahmin ederdim. Ama TC devleti MASA’yı devireli kendisine ağır tecrit uyguluyor. O yüzden bu hemen hemen kesine yakın öngörüde bulunma klavuzundan yoksunuz. Fakat daha başka göstergeler var: Farelerle leş kargaları.

Bir gemi batıyorsa önce fareleri kaçar; bir yere leş kargaları üşüşüyorsa orada ya bir leş ya da can çekişen leş adayı bir mahluk vardır. Siyasette bunlara oportünist derler. Fırsatçı yani. Bunlar burunları iyi koku alan av köpekleri gibidir… Kelime aslen denizcilikte kullanılan latince bir tabir. Uygun havayı yakalayıp denize açılmayı ifade eder. Kavram aslında hem negatif anlam, hem pozitif anlam taşır; ama siyasette genelde negatif anlamda kullanılır.

Oportünizmin binbir çeşidi var, kaynakları da epeyce zengindir. Şark oportünizmi ise başlıbaşına bir inceleme dalıdır. Bu oportünizmi en yakından tanıyan ve tahlil eden kişi Türk komünisti Hikmet Kıvılcımlıdır. Kıvılcımlı sırf bu konuyla ilgili makaleler yazdığı gibi, çeşitli eserlerinde, yazılarında yeri geldikçe farklı farklı desenlerini, tezahürlerini de çarpıcı biçimde tasvir eder.

Türkiye gibi siyasetin suda balık, karada yılan gibi kaygan; İstanbul’un havası gibi oynak olduğu bir memlekette oportünizmin binbir türü vardır. Emevi, Abbasi, Fars, Bizans saray entrikalarının her çeşidininin tedrisatından geçmiş ve hepsinin sentezinden kendi özgün türünü imal etmiş Osmanlı siyaseti bu memleketin siyaset atmosferinde seyrüsefer eden kaptanların ırsi karakteridir. Bu kaptan yerine göre siyasetçi, yerine göre gazeteci, tarikat şefi, kanaat önderi vs. olabilir. Dr H. Kıvılcımlı’nın dediği gibi bunlar Makyavel’in adını dahi duymadığı halde Makyavelizm’in en alasını icra eden aşiret reisleri gibidirler.

Öyle olunca yakın gelecekte ne tür siyaset canbazlıkları gösterilerinin sahneleneceğini tahmin etmek için oportünistler sürüsünün ne yana uçtuğuna, hangi taklaları attığına, hangi keskin dönüşleri, inişleri, sıçrayışları, zıplamaları yaptıklarına bakmak gayet yararlı bir ekzersiz olacaktır. Tabii ki ne münnecimin küresi, ne remilcinin taşları, ne de falcının fincanları elimizde yok; bilinmeyeni bilmek hünerimiz de yok.

Fakat ne büyük bir şans ki, bahsettiğimiz türün bereketli yeşerdiği bir alandayız ve bu türlerin ne tarafa seğirttiklerine bakmak bize önemli ipuçları verir.

Örnek verelim:

Mesela liberaller tayfasından bazı isimlerin HDP tarafından milletvekilliğine aday gösterilmesini ele alalım. HDP’nin üzerinde halen TC Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davası kılıcı sallandığından dolayı Yeşil Sol Parti listeleriyle seçime girecek olan bu kimselerden biri olan Cengiz Çandar’a kısa bir göz atalım.

Bu arkadaş 1960’lı yılların bilinen MDDcilerinden biriydi. Önceleri AYDINLIK Sosyalist Dergi’deki yazılarıyla sahnede boy gösterdi. Sonra Doğu Perinçek’in başını çektiği bir grupla birlikte bu yayın organından ayrıldılar ve Proleter Devrimci Aydınlık dergisini kurdular (PDA kısaltması). Türk soluna maoculuğu taşıyanlar bunlardır. Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Doğu Perinçek vs… 12 Mart cuntası bunların bir kısmını kenara ayırdı; uzun süre ortalıklarda görünmez oldular; Doğu Perinçek ve peşinde sürüklediği bir kesim ise 70’li yıllara kötü şöhretleriyle damgalarını vurdular: Aydınlık adlı günlük gazetesiyle devrimci ispiyonlamayı baş görev haline getiren bu takımın siyasi çizgisi; çeşitli kılıklara bürüne bürüne günümüze kadar geldi. Perinçeğin kervanına katılanların bir çoğu zamanla ondan kopup liberal mezhep saflarına geçti; kendisi ise bir yandan derin devletin en karanlık, en derin dehlizlerinde; bir yandan sosyalist etiketle Türk legal siyaset ve basın sahasında kesintisiz çalım attı…

Cengiz ‘yoldaş’ o yıllarda sırra kadem basmıştı; tabii mutlaka bir yerlerde birşeyler yapıyordu; ama namı sanı duyulmuyordu. Derken Özal zamanında parlak bir yıldız gibi yükseldi. Özal’ın adeta danışmanı gibiydi.

Hangi alanda Özal bu eski keskin maocudan istifade ediyordu? Ekonomi mi, iç politika mı, hukuk mu; ııııh, hiç biri değil. Arkadaş Ortadoğu ve Kürt meseleleri uzmanı olmuştu. Seksenli yılların ikinci yarısında ve doksanların başında ‘gazeteci’, ‘aydın’, ‘eski devrimci’ sıfatını taşıyan bir düzine ‘aracı’ Bekaa Vadisi’ne, Şam’a seferler düzenliyor; APO ile röportajlar, söyleşiler yapıyor, gerilla denetimlerine katılıyor, APO ile futbol maçı oynuyor, onunla karşılıklı gül ya da çiçek demetleri değiş tokuş ediyordu. Mehmet Ali Birand, Yalçın Küçük, Mihri Belli, Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve daha bir dizi muhterem APO’nun huzuruna çıktılar. Birbirleriyle gayet samimi muhabbetler, sohbetler ettiler, birbirlerini şereflendirdiler. Bu ziyaretlerini kendi gazetelerinde, dergilerinde pehlivan tefrikaları gibi yayınladılar. Tabii biz fani Kürtler bir yandan, ‘nihayet bizim de bir delimiz meşhur oldu, huzuruna elçiler kabul etti’ diye iftihar ettik, ama bir yandan da ‘düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü’ diye pirelendik. Ne yapacaksın, efkar bastıkça ‘Zühtü’ kasedini teybe koymaktan başka çare yok; tabii o sırada dağda bayırda, kuytuda ıssızda değil de, teypli kasetli müsait bir mekanda isek; yoksa kırık dişler arasında tıslaya tıslaya zar zor melodi tutturan ıslıkla terennüm ederek.

Hiç unutmam; bu Cengiz ‘abi’miz APO ziyaretlerinden birinden dönmüştü; Özal’ın özel görevle, adeta elçi gibi gönderdiği bu seyahat, APO ile yapılan ilk ‘gayrı resmi’ ziyaretlerden biriydi, zaten arkası çorap söküğü gibi geldi. Turgut Özal, o sıralarda ilk Körfez Savaşı’na ABD yanında fiilen dahil olmak, böylece ‘tarihi Musul meselesi’ni halletmek hevesindeydi. Cengiz bir söyleşide Cumhurbaşkanı’nın kendisine ‘bu nasıl bir adam’ diye sorduğunu, kendisinin de ‘Bildiğin Keko’ diye gerekli izahatı yaptığını anlatıyordu. Zaten kısa süre sonra Mam Celal’in aracılığıyla APO – Burkay Protokolü imzalandı ve PKK ilk tek taraflı ateşkes uygulamasını gerçekleştirdi. Sonuç malum: ÖZAL aniden ölüverdi… Cengiz ‘yoldaş’ bir süre yine arazi oldu; yahut olmadı da, ben bu arkadaşı takib edemedim… Derken araya uzunca bir zaman girdi; tam bunu unutmuştum ki, Tayyib’in açılımlar dönemi geldi çattı. Tayyip Kürt, Alevi, Dersim ve daha bilmem ne açılımları yapıyor, ciddi ciddi adeta II. Cumhuriyet kurma adımları atıyordu… Sanki, ‘memlekette’ yepyeni bir hava esiyordu. Hee, Demirel ‘Kürt sorununu tanıyoruz’ demişti, Mesut Yılmaz ‘AB’nin kapısı Diyarbakır’dan geçer’ diye ümitleri tazelemişti; fakat Özal, Demirel, Mesut Yılmaz, Erdal İnönü gibi muhteremlerin hiç biri aha bu Tayyip kadar inandırıcı, ikna edici olmamıştı. Öyle ki o zamanlar etrafımızda dönüp duran bir takım şahıslar da ‘tamam artık, devlet bu meseleyi bu kez çözecek’ demeye başlamıştı. Bunlardan biri Urfa’lılara has bir davranış tarzını örnek veriyordu: ‘Urfalılar bir lafı he – he, diye dinliyorsa, aslında ikna olmamışlar, öylesine geçiştiriyorlardır; ne zaman ki ‘Hah!’ diye yumruğu masaya vururlarsa işte o zaman kesin emin olmuş, ikna olmuşlardır’ diyor ve ilave ediyordu: ‘Şimdi ‘Hah’ diye konuşabiliriz. Bu iş artık kesin çözüm sürecine girdi. Burjuvazi kararını verdi. Dönüş yok.’
Tayyip, o zamana kadar asla Kül yutmamış, asla ‘Hıh’ ya da ‘Hah’ dememiş uyanıkları, fırıldakları, Hamişettoları dahi öyle inandırmıştı ki ne kadar oportünist, liboş vs. varsa hepsi birden Karabatak gibi su yüzüne çıkıp kanat çırpmaya başladılar. Bu Cengiz de tekrar o sıralarda piyasada arzı endam etti. Tayyip II. Cumhuriyet’i kuruyordu, Tayyip ‘Demokrat Zihniyet’ çerçevesinde hareket ediyordu vs. vs.
Birdenbire ‘dil’ değişti. ‘Dil’ derken ‘Türkçe’yi kastediyorum. Hz. Ali ne der? ‘İnsan dilinin altındadır’. Her ciddi akımın kendi dili, kavramları, sıfatları, zamirleri vardır. Her bilim dalının, ideolojinin, siyasal akımın, sınıf ve tabakanın, hatta mesleğin kendi terimleri vardır. Bir yerde iktidar olmak isteyenin önce dilde iktidarı kurması gerekir. Bizim kendi dilimiz, kavramlarımız vardı; ama bir de baktık ki yepyeni bir dil doğmuş, yeni yeni kavramlar kullanılıyor, eski kavramlara yeni anlamlar veriliyor, hiç anlam verilemeyenlerin öz anlamları boşaltılıyor. Vesayet, algı, öteki, satatüko, ezber, noktasında vs. vs. Allah Allah, n’oluyor? Bu anlaşılmaz, dolambaçlı, acaip, beyni boşaltan, boş dil neyin nesi?

Liboşlar sahneye fırlamış, ‘ideolojilerin sonu geldi’ diye ideoloji yapıyorlar. ‘Demokratik ulus’, ‘ekolojik, jinekolojik, radikal demokratik, vs. vs. toplum’… ve nihayet ‘Yetmez ama Evet!’… Tam o sıralarda bu liboş beyin yıkayıcıların makalelerinden, ‘analiz’lerinden vs. teşekkül eden bir elektronik posta bombardımanı başladı. Sağolsunlar, bizi yeni düşünüş tarzlarından mahrum etmek istemeyen bazı post-sosyalistler zihnimizi açmak için ne kadar liboş, nonoş, kokoş varsa onların çarşaf çarşaf yazılarını yolluyorlardı… Hiç mi yararı olmadı? Olmaz olur mu; bu liboşların istikametlerine bakarak nasıl bir tuzağın içine sürüklendiğimizi sezer olduk. Halen de bu şaşmaz demiyeyim, ama en az şaşırtır aleti kullanıyorum.
İşte gene sahnedeler. O zamanlar sadece aklımızı karıştırmaya, rotamızı sarsmaya çalışıorlardı; şimdi daha ileri çıktılar: Bugüne kadar Kürtler adına siyaset yapmış, Kürtlerden oy toplamış bir partinin içine doluştular. Kürtler daha önce asla tarihsel bir Kürt şahsiyetini anma tenezzülünde bile bulunmamış; sözgelimi Dr Şıvan, Neco (Necmettin Büyükkaya), Molla Selim, Şeyh Sait, Alişer, Nuri Dersimi, İhsan Nuri, Kasımlo, Şerefkendi, Gazi Muhammed posterlerini hiçbir gösterisinde yükseltmemiş; Kürdistan bayrağına Filistin bayrağı kadar değer vermemiş güya sosyalist Türk partilerini, bireylerini TC meclisine taşımıştılar. Fakat bu tip liboşlar her ne kadar gazetelerinin köşelerinde Kürtlerin kulağına hoş gelen içi boş laflar sarf etmiştilerse de Kürtlerin kendi partileri saydıkları ve uğruna her şeye katlandıkları bir partiye doğrudan katılarak siyaset cehennemine girmek istememişlerdi. Bu tiplere ‘hadi girin şu partiye, sizi mebus etsin, Türk mebusan meclisinde açık, demokratik, meşru siyaset dediğiniz şeyi yapın; dağa falan çıkmayın’ dendiğinde ya irkilerek ‘beni ateşe mi atıyorsunuz’, ya da ‘ben zihin haritamda böyle bir şeye asla yer vermedim, vermem’ diye reddetmişlerdi. Derken bu zatların ‘haklı’ oldukları zamanla anlaşıldı. ‘Zaar bir bildikleri vardır’ diye iman edenler de, ‘ne bilecekler, kardeşim’ diyenler de zamanla gördüler ki ‘zamanlama’ husususunda bu muhteremler bayağı isabetli hareket etmişler. O zamanlar HDP’den mebus seçilenlerin göze batanlarına aman verilmedi; geri kalanları da her an topun ağzında durdu.

Ama şimdi öyle mi? Şimdi akın akın mebus listelerine koşuyorlar; valizlerini hazırlıyor, takım elbiselerini sipariş veriyorlar… Neymiş, ‘Halkın Seçimi’ olacakmış, ‘Demokratik Cumhuriyet’ kurulacakmış…

Klavuzu liboş olanın burnu çöplükten çıkmaz, ordan çıksa çamura koşar, ordan ayrılsa gübreye dalar ve bu böyle devam eder gider…..

Diğer Başlıklar

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN-6- Remzi BİLGET

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN Bitmiyor Ölümlerimiz! Ağlamak nedir, gözyaşı ne ola? Ya da kuruması …

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN-5- Remzi BİLGET

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN Ölüyoruz Birer Birer!.. Sabah olmuş sofranın başına toplanmışız, kahvaltı yapmaktayız. …

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN-4- Remzi BİLGET

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN Ölüyoruz Birer Birer…! Sabah olmuyor. Dönüyor, kıvranıyoruz fırıldak misali. Geceyi …

TOPLUMSAL GERҪEKҪİLİK VE DEVRİMCİ DURUŞ! Hamit BALDEMİR

TOPLUMSAL GERҪEKҪİLİK VE DEVRİMCİ DURUŞ! Devrim, bir toplumsal alt-üst oluştur. Eski toplumsal sistemi yıkmak ve …