Çarşamba , 28 Şubat 2024
Home / anasayfa / NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN-4- Remzi BİLGET

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN-4- Remzi BİLGET

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN

Ölüyoruz Birer Birer…!

Sabah olmuyor. Dönüyor, kıvranıyoruz fırıldak misali. Geceyi ışıtan ateşler yanıyor duraksız. Yarı uykulu halde günün muhasebesini yapıyoruz arada. Konuşulamayan telefonlar, çalmıştı durmadan. Mesajlarla da olsa haberdar olmuştuk sevdiklerimizle kısmen. Köyümden üzücü haber gelmemişti. İyilerdi orada ki sevdiklerim, ‘köyden bir Çoban Mehmet’ depreme yenik düşmüş. Gençliğimin yurdu Gölbaşı viraneye dönmüş. Kızım söylemişti, ‘otobüs yollar yarılıp çöktüğünden, beklemek zorunda kalmış’ tı, bir iki saat. Ara yollardan ilerleyerek yol bulmuş kendine. ‘Çok kayıp var’
diyor her konuşan. Amcam torunu Fulya enkazdaymış, ayağına bindirmiş bir kolon. Akşama dönerken gün, kızkardeşim arıyor İstanbul’dan. Gölbaşı’nda oturmakta, oğlu Celal alıp gelmekteymiş Fulya’yı. ‘Adıyaman Hastahanesine var, yadımcı ol oğluma’ diyor kardeşim. ‘Gençtir, başa çıkamaz belki kötü bir şey olursa’… Öğretmen Fulya… İstanbullara sığmamışda gelmiş Gölbaşı’nda öğretmenlik yapmakta. Seviyor burayı, ata yurdu diye mi, çocukluğu burda geçmişte ondan mıdır bilinmez, bağlanmış Gölbaşı’na. Ambulans ile gelmekteler, düşmüşler yola. Bizde varıyoruz tezden hastahaneye, gecenin onbir’i olsa gerek. Acilden giriş yapıyoruz, ana girişi kapalı hastahanenin. Hurdalığa dönmüş acil, tavanda kablolar sallanıyor, moloz döküntüleri ile dolu her yan. Bağırsakları dökülmekte sanki hastahanenin, Acil kısmı tek kat üzeri oysa. Kapıda karşılaşıyoruz Celalimle, yorgun ve üzgün. Kafa yerde, yüzüme bakmadan konuşuyor… Boğuk boğuk cevaplıyor sorularımı. ‘Doktorla konuşurken gitti’ diyor. Ayağına bindiren kolonun basıncı bitince kan hücum eylemiş, baskı yapmış ve durdurmuş kalbini. ‘Görünürde bir şeyi yoktu oysa’ diyor. Çok dinleyecektim sonraki günlerde benzer vakaları. Sapa sağlamken, capcanlı konuşmakta iken kalp durmasından kayıp etmişlerdi yaşamlarını insanlar. Gitmişti Fulya’mız daha baharındayken, öğrencilerine doyabilmişmiydi, bilinmez. ‘Sabaha gönderecekler bizi’ diyor Celal. Oturuyoruz park yerinde, ‘odalar cesetlerle dolu dayı’ diyor, ‘servisler ceset deposu olmuş’, konuşulanları aktarıyor. Park alanlarına çadır kurmaya uğraşıyor insanlar. Belli yeni başlamış faaliyet. İçerisi ana baba günü dedikleri türden. Sedyelerin arkası kesilmiyor hiç. Ne kadar Ambulas varmış memlekette. Siren sesleri kulakları yırtıyor, alışamıyoruz bu sese. Çaresiziz, ‘gidin siz dayı’ diyor, yeğenim.
Dönüşe geçiyoruz, zifiri karanlıkta. Arabanın ışığı yetmiyor, yolları aydınlatmaya. Çok seçemiyoruz etrafımızı. Doğudan batıya kaç yerde kapalı Atatürk Bulvarı, sayamıyoruz. Yıkıntılarla dolu her yan. Şuursuzca ilerliyoruz, zikzaklar çizerek. Gerçekten Adıyaman mı burası? Gecenin karanlığ izin vermiyor, tam seçemiyoruz olanları. Haşat olmuş anlıyoruz o kadarını. Sabahın seherinde yine hastahane yolunu tutmuşuz, cenazemizi alacağız. Valiliğin ordan Atatürk Bulvarına çıkış yapıyoruz. Sağlı sollu bulvar araçlarla dolu. Tırlar mı dersin, lüks pikaplar mı, iş makinaları mı dersin, yığıla… Karşı şerit tümden trafiğe kapalı. Eh diyorum, nihayetinde enkazlara müdahale edecek ekip ve ekipmanlar yetişti… Hastahaneye varıncaya kadar ki görüntüler bizi şok ediyor. Gece seçememişiz. O koca koca oteller yok. Burada Türk Telekom vardı diyoruz, şu sağdaki enkaz Belediye’nin binası herhal. SGK binası haşat… eski Valilik çevresi olmuş moloz denizi. Moloz yığınları yan yolları aşıp ana yolu kapatmış iki taraflı. Tufandan öte bir şey diyoruz. Savaştan mı çıktık biz? Toplar dövmüş de darmadağın eylemiş memleketimi. Ayaktaki binaların delik deşik duvarları, göşyaşı akarcasına salkım salkım dökülmekte saçakları. Lime lime olmuşta akıp durmakta her yanları. Üçüncü dünya savaşına mı girdik acaba? Yıllarca izlediğimiz savaş sahneleri sanki buralar. Dün geceki sesler bomba sesleri miydi yoksa. Tarumar olmuş, dönmüş bir hayalet kente Adıyaman. Oysa, vurmuş da Bozbey Caddesini, bizim canlara musallat olmuş bu deprem canavarı sanırdık. Hollvood dan gelmişler de yokoluş filmi çekmekteler kesin. Filim seti yapmışlar da Adıyamanı, buna uygun bir düzenleme tertiplemişler… Sanal bir alemde miyiz, var mıdır böyle bir teknoloji, hop diye Adıyamanı bir set’e dönüştüre? Biz yoldayız, labirentler yapa yapa olsa da haraket halindeyiz. Kabüllenmek istemiyoruz böylesi bir yıkımı, gerçek olmasın istiyoruz. Sızım sızım sızlıyor içimiz. Bizim kayıplarımız, bizim canlarımız diyemiyoruz… Bizim acımız, bizim tufanımız yok artık, anlıyoruz iyiden iyiye. Gitmiş tümden, yok olmuş elimiz, yurdumuz, Adıyaman’ımız. Yok olmuş tümden canlarımız, oy havar. Hepten kaplıyor içimizi bir hüzün. Umutsuzluk ve çaresizlik deryasına gömülüyoruz. Endişe çemberi sarmalıyor yüregimizi, çıkabilecek miyiz aydınlığa? Kaç yılda sarılır yaralarımız, ne zaman diner acılarımız? Kapanacak, sarılacak türünden değil, yaradan öte yıkım bu. Korku kaplıyor her yanımızı, ürpermekteyiz.
Varıp dönüyoruz hastahaneden. ‘Ambulans verecekler yarım saate çıkacağız’ diyor, yeğenim. Ugurlayıp Fulya’mızı Gölbaşı’na, enkazımıza yöneliyoruz.
Dönüş yaparken idrakine iyice varıyoruz, ne ile yüz yüze olduğumuzun. İnsanlar çoğalmış sokaklar da, yürümekteler sanki uzay boşluğunda, paytak paytak, ördek misali. Girip çıkıyor bazıları üç harfli zincir marketlere, taşıyabildiklerini yüklenerek. Tuhaf, talan mı bu? Bizden bilmekteyim, ulaşamamakta kimse bir damla içecek suya, yiyecek bir lokmaya. Normal karşılıyoruz, talansa talan… Çok görüyoruz dört gün boyunca bu sahneleri. Girilmesi mümkün olan tüm marketler talan edilmiş. Yetmemiş, yeme içme ihtiyacı dışına çıkıp fırsata çevirmişler bazıları, vurguna döndürmüşler işi. Boşaltmışlar girebildikleri her dükkanı, market ya da değil fark etmemiş. Başka ilden diyorlar, Süriyeli yaftası vuruluyor daha çok.
İzmir’den bir dost aramış, ‘Adıyaman ekranlarda pek yok, nicedir haliniz’ diye sormuştu. Kızıma veriyorum telefonu, fotoğraf – video çekiver diyorum. Wathsaap arada çalışmakta, atıyoruz görüntüleri. ‘Hayalet kent Adıyaman’ diye not düşüyoruz altına. Gönderiler çoğunlukla gitmiyor, aramalar saatler sonra düşüyor. Biz şansımızı deniyoruz yine de. Aylar sonra öğreniyoruz, Ulaştırma Bakanı açıklıyor, ‘alan daraltması yapıp güvenlik önlemi’ almışlar. Yani kısıtlanmış görüşmelerimiz ve ulaşılmaz olmuşuz… Tüm anormaliklerin sebebi, yasağa tabi tutulmamızmış. Zaten yok olmuş iletişim ağına, bir de yasak uyğulanmış. Neden, neden diye bağırmaktayım içimden, ‘ulusal güvenlik’miş gerekcesi! İrtibat kuramadığı için kaç beden dondu enkazlarda bilinmez, kaç ses duyulmadı, kim bilir. Ama devlet katında halkın yaşam değerinin olmadığını anlıyoruz yine ve yeniden.
Enkaz başına varıyoruz, umutlanmıştık Valilik önünde ki birikimden. Kurtarma ekipler işbaşı yapmışlardır diyoruz. Nafile, bizimkilerden başkası görülmüyor. Sinirle çıkıyoruz Valilik önüne. Baretli, arkası yazılı insanları bulup rica ediyoruz, ‘ses var, acil müdahale gerekiyor’ diyoruz. Geçmiş olsun diyorlar. ‘Gelemeyiz, kendi başımıza haraket edemeyiz, yasak. Bu iş organize olmak zorunda, bir merkezden işlemek durumunda, sorumluluk alamayız’ deniyor. Kapı duvar, sesimiz duyulmuyor. Öfkeden kuduruyoruz, isyanlardayız, kahrediyoruz. Kim bu karar verici, kim yapacak bu organizasyonu? Saraya mı uğrasak, malikkaneye mi, utanıyoruz. Oysa, doğduğumuzda başlamıştık ödemelerimize… Tıpkı, ağlamaya o ğün başladığımız gibi. Hala ağlamaktayız ve hala ödemekteyiz… Devlet yaşama hakkımızı koruyup kollasın diye. Bilmekteyiz, önce yaşam, haktır bu ve yaşam hakkının korunmasından devlet sorumludur. Seferber olması şarttır. İşte can çekişmekte beton altlarında binlercemiz… Ve, sahipsisiz yine.
Gün öğlene varmakta, ulaşamamışız hala bir cana. Yağmur yoğunluğunu kaybetmiş ama hava buz gibi. Koşuşturmakta insanlar duraksız sokakarda, imdat çığlıkları ile. Ağıt yakmakta analar bacılar. Göğe yükselmekte hıçkırıklar, soluksuz duraksız. Zonguldak Ereğli’den iki madenci gözlem yapmaya çıkmışlar sokaga. Yalvar yakar tutmaya çalışıyoruz. Belli, resmi gelmemişler. Emekci insanlar, yaşamışlar biliyorlar göçük altında kalmanın ne demek olduğunu. Birisi sendikacılıkta yapmış, kaynaşıyoruz. Rehberlik ediyorlar bize. Kimin hangi oda da yatabileceği ve hangi odanın nerede olduğuna dair birifing veriyoruz. Kabaca dairelerin planını sunuyoruz, yönetimi devir alıyorlar. Moloz üstünde mevlevi misali avarece dönen bizleri indiriyorlar aşağı, itaat ediyoruz tümden. Kepçe operatörüne talimatlar yağdırıyor, nasıl çalışması gerektiğini anlatıyorlar. İtaat ediyor bizler gibi o da, sonuçta bir bilen onlar. Çalışma yavaşlıyor sanki, sıkılıyor canımız. Kurallı çalışma böyledir demekteyiz, avunuyıruz içimizden. Burada da lider sendikacılık yapan da, ‘dur’ diye el kaldırıp kepceciye beton bloğunu nereden ve nasıl kaldırması gerektiğini izah ediyor. Her gördüğü aralıktan uzun uzun içerileri süzgeçten geçiriyor. Deneyimlerinden olsa gerek, o da bizler gibi pek umutlu görünmüyor. İnsana saygı diyorlar, hiç değilse tek parça alalım onları, babında. Sevdik onları. Hele de düz madenciyi. Emekci ve bizden olduklarından mı yoksa ikinci günün sonuna doğru bize dokunmuş olmalarından mı, bilemiyorum. Merdivene koşma ihtimaline ağırlık verip, hole ulaşmaya çalışılıyor. İkindi vakitleri mutfak hol karışımı bir nokta da Abüzer’imize ulaşıyoruz. Annesinin sinesine yatığı rahatlıkta, kıvrılmış. Belli, fırlamış can havliyle. Mutfaktan bir şeyler kapmaya mı koşmuş önce bilinmez. Ya da uyumakta olan bebelerine varmak mı istemiş. Tüm odaların kapı noktasında kalıvermiş çaresiz. Ela’ya mı koşmuş Ada’ ya mı? Alim mi demiş, bilinmez. Ama ‘canlarım’ diye evreni inlettiğini duyar gibiyim. Adıyaman karası deli oğlan, pes edermiydin sen böyle kolayından? Yine mi ‘hayır, olmaz’ diyemedin, eğdin boynunu öylesine, mazlumca. Hep böylesin be, itirazsız ve olmaz kelimesi çıkmaz ağzından. Molozlar içinde kaptığımız battaniyeye sarmalıyoruz, indirip karşı dükkana bırakıyoruz. Arı oğulu gibi gelmekte sevdikleri tümden. Görmek, son kez bir merhaba diyebilmek için belki. Ya da ikna olmak ölüme. Konduramıyor, yakıştıramıyoruz ölümü sevdiklerimize. Bir yarım saat sürüyor figan tufanı. Kepçe paletleri gıcırtılarla inletmekte her yanı. Yeni canlara ulaşmaya çalışılmakta. Enkaz Nemrut höyüğü kadar heybetli hala. Yol vermeye yok niyeti. Gün akşama varmakta. Betonun soğuk koynuna terk ederek canları, son veriliyor çalışmaya. Hala yok yalnızız, kimseler yok devletten yana. Tek tük polis görülüyor, Bingöl ve Kars’tan gelmişler. Trafik akışına yön vermekteler. Bu ordu nerede, merakım sürmekte delicesinden. Gecenin karanlığını heybetli ateşlerimiz aydılatıyor. Tümüyle ordayız, gidecek yerimiz de yok zaten. Yağmur ahmak ıslatan cinsinden, soğuğumuz kar kıvamında. Terk edilmiş evlatlık ruhiyetinin deriliklerinde kulaç atmaya devam etmekyeyiz, korkumuz büyümekte fersah fersah. Karanlıklar alemine açmışız yelkenleri. Çaresisiz, yorgunuz, umutlarımız kırık, küskünüz bi cümle aleme.
(Sürecek)

Kaynak: Remzi BİLGET Facebook sayfasından alınmıştır.

Diğer Başlıklar

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN-6- Remzi BİLGET

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN Bitmiyor Ölümlerimiz! Ağlamak nedir, gözyaşı ne ola? Ya da kuruması …

FIRSAT KARGALARI! Samet ERDOĞDU

FIRSAT KARGALARI 10 sene önce politik meteorolojide benim hava tahmini göstergem Öcalan idi. Ona bakarak …

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN-5- Remzi BİLGET

NUH GELSİN DE TUFAN GÖRSÜN Ölüyoruz Birer Birer!.. Sabah olmuş sofranın başına toplanmışız, kahvaltı yapmaktayız. …

TOPLUMSAL GERҪEKҪİLİK VE DEVRİMCİ DURUŞ! Hamit BALDEMİR

TOPLUMSAL GERҪEKҪİLİK VE DEVRİMCİ DURUŞ! Devrim, bir toplumsal alt-üst oluştur. Eski toplumsal sistemi yıkmak ve …