Pazartesi , 18 Ekim 2021
Home / YAZARLAR / Samet Erdoğdu / TÜRK – İSLAM EMPERYALİZMİ – Samet Erdoğdu

TÜRK – İSLAM EMPERYALİZMİ – Samet Erdoğdu

Emperyalizm kavramı marksist – leninist yazında daha çok kapitalizmin iktisadi gelişme evrelerinden birini tanımlamak üzere kullanılır. Bu tanım çerçevesinde emperyalizmin teorik analizini Lenin ”Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Halkı Amaçlayan bir Deneme” adı altında yayınlanan eseriyle yaptı.

Eser’in yazılış tarihi Ocak – Temmuz 1916 arasıdır ve adından da anlaşılacağı gibi bu çalışma kapsamlı bir analiz olmaktan ziyade ”Halkı Amaçlayan Bir Deneme” niteliğindedir. Bu ”sınırlı” niteliğine rağmen Lenin’in emperyalizm tahlili 20. YY başındaki emperyalizmin iktisadi temellerini ana hatlarıyla net biçimde ortaya koyar.

Lenin, 26 Nisan 1917’de yazdığı önsözde eserin bu sınırlı niteliğine dikkat çekiyor. Şöyle yazıyor:

”Okura sunduğum bu broşür, 1916 ilkyazında, Zürich’te yazılmıştı. … Bu broşür, çarlık sansürü hesaba katılarak yazılmıştı. Dolayısıyla, yalnızca teorik – özellikle iktisadi – bir tahlille yetinmek, çok gerekli birkaç siyasal gözlemi de, çarlığın, devrimcileri, kalemi her ele alışlarında ”yasal” bir yapıt ortaya koymak zorunda bırakışından ötürü, imalarla, Esop’un o lânetli diliyle ve çok büyük bir ihtiyatla belirtmek zorunda kalmıştım.

Şimdi, şu özgürlükle dolu günlerde, çarlık sansürünün kaygılarıyla sakatlanmış, demir bir mengene içinde sıkılmış, bir komprime duruma getirilmiş bu satırları yeniden okumak bana zor geliyor.”

Lenin, kendi deyimiyle ”köle dili kullanmak” zorunda kalışına şu örneği veriyor:

”Bu broşürde, özellikle 119 – 120’nci sayfalarda, kapitalistlerin arsız yalanını, (ve Kautsky’nin çok tutarsız biçimde karşı çıktığı) onların safına katılmış olan sosyal – şövenlerin ilhaklar sorununda kendi kapitalistlerinin ilhaklarını utanmadan nasıl sakladıklarını, sansürden geçebilecek bir biçimde okura anlatabilmek için, Japonya örneğini vermek zorunda kalmıştım. Dikkatli okur, Japonya’nın yerine Rusya’yı, Kore’nin yerine Finlandiya’yı, Polonya’yı, Kurland’ı, Ukrayna’yı, Hiva’yı, Buhara’yı, Estonya’yı ve Büyük – Rus olmayanların oturduğu başka bölgeleri koymakta güçlük çekmeyecektir.

İnanıyorum ki, bu broşür, en önemli ekonomik sorunun, emperyalizmin ekonomik özünün kavranmasına yardım edecektir; bu incelenmedikçe, modern savaşı ve modern siyaseti anlamak ve değerlendirmek olanaksızdır.”

Evet, Lenin, ”en önemli ekonomik sorunu, emperyalizmin ekonomik özünü” tahlil etmekle yetinir. Ancak Lenin emperyalizmi sadece iktisadi bir tahlille incemenin eksik kaldığını özellikle vurgular. Bu vurgulama Lenin’in1920 yılında Fransızca ve Almanca baskılara yazdığı önsözde de yer alır.

Demek ki kapsamlı bir ”emperyalizm” tahlili ortaya koymak için ”en önemli ekonomik sorun”un, ”emperyalizmin ekonomik özü”nün ötesine geçmek gerekir. Bu gereklilik ekonomik analizden tamamen uzak durmak, yalnızca ya da ağırlıkla siyasal analizle yetinmek anlamına gelmiyor. Tam tersine ekonomik analizin tam ve anlaşılır olması için, onun yanısıra hiç olmazsa ”çok gerekli bir kaç siyasal gözlemi” de eklemeyi gerektiriyor.

Emperyalizm tanımını iktisadi alanın ötesine dek genişletmek Lenin’de vardır. Örneğin ”Çarlık emperyalizmi, askeri – feodal Rus emperyalizmi, Japon emperyalizmi” terimlerini daha çok siyasal anlamıyla kullanır. Bu anlamda emperyalizm militarist, yayılmacı, ilhakçı ve sömürgeci karakterdedir.

Aynı anlamda bir Osmanlı emperyalizminden de söz edilebilir. Nitekim Türkiye komünist partisinin kurucusu Mustafa Suphi bir çok kez Osmanlı emperyalizmi terimini kullanır. Hatta hiç de komünist olmayan Falih Rıfkı, 1. Dünya Savaşı yıllarındaki Türk pozisyonunu bazen Osmanlı emperyalizmi, bazen İslam emperyalizmi terimleriyle tanımlar. O yılların Osmanlı’sının iktisadi bakımdan emperyalist olarak tanımlanmayacağı açıktır. Buradaki tanım, daha çok, siyasal ve kültürel yayılmacılık ve saldırganlıkla ilgilidir.

Bu çerçevede bugünün Türk emperyalizmine kısaca işaret etmeden evvel, 60lı ve 70li yılların Türkiye devrimcilerinin Türkiye’nin iktisadi ve siyasal karakterine ilişkin değerlendirmelerine anımsatma yapmak yerinde olur.

Bu dönem sosyalistlerinin analizlerinde Türkiye kapitalizmi iktisaden tamamen dışa bağımlı, kendi iç gelişme dinamiğinden yoksundur. Dış emperyalizm, ”iç olgu” durumundadır. Bu iktisadi durumun siyasal alandaki yansıması da elbette siyasal bağımlılıktır.

Bu tanım, Türkiye kapitalizminin enine boyuna iktisadi analizini yapanlarda da mevcuttur; ve aslında bilimsel değil; deyim yerindeyse ”ideolojik” ve ”travmatik” bir tahlildir. Büyük bir imparatorluğun tarihin gerisinde kalmasının ve batılı büyük güçler elinde oyuncağa dönmesinin derin travmasını üzerinde taşır. O yüzden TC’nin kuruluşu, hatta ondan önce Dünya Savaşı yıllarında İttihat Terakki iktidarı altında nasıl bir ”iç kapitalizm” geliştirildiğini, ”yerli, milli burjuvazi” yaratıldığını, ”devlet kapitalizmi” vasıtasıyla hızla ”çağı yakalama” adımları atıldığını görse bile ya önemsemez, ya da tamamen ihmal eder.

Bu bakış açısından Türkiye kapitalizminin ”özerklik” alanı talidir. Esas olan bağımlılıktır; dışa, emperyalizme bağımlılık. Bu bağımlılık Türkiye’deki iktisadi gelişmeyi engelleyen, sakatlayan kırılmaz bir prangadır. Ancak milli demokratik devrim ya da sosyalist devrimle kırılabilir. O yüzden ”Tam Bağımsız Türkiye” hedefi halen en öncelikli devrimci hedef durumundadır. ”Türkiye” adını taşıyan sayısız sol, sosyalist örgütün bu sözcüğü kendi örgüt adlarının başına getirmesinin nedenlerinden biri budur.

Oysa kapitalizm bir dünya sistemidir ve bu dünya sistemi içerisinde ”bağımlılık” ilişkileri ebedi değildir. Tek tek kapitalistler için geçerli olan şey; ekonominin dalları, bölgeler, ülke ve devletler için de geçerlidir. Gerilerden gelen bir ekonomi dalı, bölge yahut ülke belli bir gelişme süreci sonunda pek ala öne geçebilir. Bu, kapitalizmin ”anarşik” karakteriyle ilgilidir. Örneğin 19’uncu YY sonlarında Osmanlı ile hemen hemen aynı düzeyde olan Japonya çok kısa süre içinde emperyalist bir devlet haline gelmiştir. 19. YY ortalarında halen ulusal birliğini bile kuramamış olan Almanya ve İtalya, 20. YY başlarında emperyalist pastadan daha fazla pay talep eden emperyalist ülkeler haline gelmiştir. 18. YY sonunda İngiliz sömürgeciliğinden kurtulan ABD, 19. YY sonunda artık emperyalist bir güçtür. Lenin kapitalizmin bu özelliğini ”eşitsiz gelişme yasası” olarak formüle eder. Kapitalizmin bu iki anahtar kavramı; yani anarşik ve eşitsiz gelişme yasaları onun iktisadi varlığına içkindir.

Ancak yalnızca iktisadi süreçler değil; siyasal irade, siyasal politikalar da kapitalizmin eşitsiz gelişmesine kuvvetle etkide bulunur. İçte güçlü gümrük duvarları ve korumacılık, bazı sektörlerin desteklenmesi, bazı sektörlerin doğrudan devlet tarafından üstlenilmesi, dışta yayılmacılık gibi siyasal politikalar kapitalist gelişmeye muazzam etkide bulunur.
Arka sıralardan öne doğru atılmak isteyen kapitalist bir ülke saldırgan, yayılmacı dış politika izlemek zorundadır. Bunun kilit unsuru militarizmdir. Güçlü ordular bulundurmayan, ekonomisini askerileştirmeyen hiç bir devlet dışarda emperyalist politikalar izleyemez.

Ekonominin askerileştirilmesi, kapitalizmin eşitsiz gelişmesinde devletin oynadığı bariz rolün en önemli göstergelerinden biridir. Bu ”görev” öncelikle devletin uhdesinde olan bir görevdir. Fakat gelişmesinin belirli bir aşamasından itibaren militer ekonomi, ekonominin tümünü belirleyen, bütün önemli dalları kesen, sadece devlet kapitalizminin değil, ”özel kapitalizmin” de gelişmesinde itici rol oynayan en dinamik sektörlerden biri haline gelir. Devletin askeri politik stratejisi, ekonomik politikalar stratejisi ile birbirini bütünler. Militer ekonomi, spekülatörlerin, en iri tekelci kapitalistlerin, işe sıfırdan başlayan ve önüne dev hedefler koyan maceracı ”girişimci”lerin ilgi alanına girer. Bu noktadan itibaren ”sivil ekonomi”nin nerede bittiği, ”askeri ekonomi”nin nerede başladığı belirsiz hale gelir.

Ancak bir devletin siyasal emperyalistleşme stratejisinin ekonomik ayağı yalnızca ekonominin askerileştirilmesinden ibaret değildir. Bunun ikinci ayağı içerde ”vahşi kapitalizm” politikasıyla muazzam sermaye birikimi sağlamak, sermayenin iç yoğunlaşması ve bütünleşmesini destekleyecek politikalar izlemektir. Bu politikalar vasıtasıyla ağırlıkla tarıma ve kırsal ekonomiye dayanan iktisadi yapı çözülür; ucuz emek yoğunluklu hızlı bir kapitalistleşme sağlanır. Sefaletle dev sermaye birikimi bir arada ülkenin çehresini tamamen değiştirir.
Alman ve Japon kapitalizmlerinin emperyalistleşmesi süreci bu konuda tipik örneklerdir. 20 yıllık Bismarck iktidarı Almanya’yı geri kapitalist bir iktisadi yapıdan, emperyalist bir Almanya’ya ulaştıran en önemli siyasal araç olmuştur. Engels, 20 yıllık sürgünden sonra Almanya’ya döndüğünde Almanya’nın çehresinin tamamen değiştiğini şaşkınlıkla tesbit eder.
Japonya’nın durumu da benzerdir. Askeri – feodal Japon imparatorluğu sıkı gümrük duvarlarıyla dışa karşı koruduğu ekonomisini içte korkunç bir emek sömürüsü vasıtasıyla tahkim eder ve aşağı yukarı 20 sene içinde emperyalist bir ülke haline gelir.

Bu ülkelerin, tüm koruma önlemlerine rağmen, ileri sanayi ülkelerine hiç bağımlı olmadıkları, onlarla hiçbir ekonomik bağımlılık ilişkisi içinde olmadıkları zannedilmemelidir. Bu, kapitalist dünya sistemi içinde mümkün değildir. Kapitalist dünya sistemi içinde herkes herkes bağımlıdır, herkes herkesin hem kurdu, hem iş ortağıdır. Gerekli sermaye birikimini sağlamak, teknoloji eksikliğini gidermek, ihtiyaç duyulan ürünleri sağlamak ve kendi ürünlerini dışarıya ihraç etmek ihtiyaçları tamamen içe kapalı bir ekonomik politikayı zaten imkansız kılar. Emperyalist kapitalist dünyada herkes birbirine borçlu, birbirinden alacaklıdır.

Ancak geri, hatta dışa bağımlı bir ülkenin, kurtlar kapışmasında güç kazanması, bir çok faktöre bağlı olarak, ama özellikle siyasal faktörlerle her zaman mümkündür.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye kapitalizminin bugünkü çehresiyle, 60 ve 70li yıllardaki portresi kökten farklıdır. 12 Eylül faşist darbesini takibeden yıllardan itibaren Türk burjuvazisi bilinçli bir emperyalistleşme politikası izlemiştir. Baskı ve terör iç sermaye birikimini süratlandırmayı sağlamış; sermayenin yoğunlaşması Türkiye kapitalizmini ”dışa açılma”ya zorlamıştır. Türkiye solu 80’li yıllar boyunca Özal’ın şahsında izlenen ekonomi politikalarını yanlış okumuş; ”emperyalizme bağımlılığı derinleştirme” olarak yorumlamıştır. Özal ile birlikte Türkiye kapitalizminin Bismarkvari bir vahşi iç birikim ve yanısıra dış mahreçler arama dönemine girdiği görülememiştir.

Türk kapitalizminin Özal ile birlikte yöneldiği ”dışa açılma”, içerde Kürdistan savaşı ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Türkiye sermayesi emperyalist Türkiye’yi Kürdistan’ın ”yeniden fethi ve şekillendirilmesi” ile birlikte tesis etmeye girişti. Bu bakımdan Kürt ulusal kurtuluş mücadelesini kendisi için bir ”fırsat”a dönüştürme siyaseti izledi.
Derken tarih, ona ikinci bir fırsatı altın tepside sundu: 90’ların başında sosyalist sistem çöktü ve Özal’ın şahsında Türk sermayesinin önünde ”Adriyatik’ten Çin denizine kadar” bir yayılma sahası açıldı. Özal’ın halefi Demirel bu ”fırsat” için ”Tarih bizi eteklerimizden çekiyor” diyordu.

Aslında Türk kapitalistleri, Türk siyaset kurtları politika değişikliğine, yani emperyalistleşme yönelişlerine daha girişmezden önce, ”dışa açılmış”lardı. Arap dünyasında, Afrika’da, eski Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkeler topraklarında ”sermaye yatırımları” 12 Eylül’den evvel epeyce ilerlemişti. Eski tabirle ”müteşebbis”, yeni tabirle ”girişimci” kapitalistlerin en ”uyanık”ları, en ”açıkgöz”leri çoktandır buralarda fink atıyor, servetlerine servetler katıyorlardı. 80li yıllardan itibaren ”kültür emperyalizmi” faaliyetleri de hem ”özel kuruluşlar” hem de devlet teşvikleriyle yaygınlaştırılıyordu. Fethullahçıların devletçe de desteklenen kültür emperyalizmi faaliyetleri her yerde okullar, hastahaneler vb. açma biçimini almıştı. TC devletinin daha kıdemli emperyalistlerin izinden giderek stratejik araştırmalar enstitüleri açmaları ve ”bilim”i de işin içine katmaları doksanlı yıllarda başladı.

TC devletinin dış politikada sözde suya sabuna dokunmama politikasını terk edip av sahalarında kendine nüfuz bölgesi kapma siyasetine yönelmesiyle birlikte ezeli bir ideolojik sorunla karşılaşıldı. Öyle ya, emperyalizm sadece iktisadi ve siyasi bir olgu değil; aynı zamanda ideolojik ve kültürel bir ayağı vardır. Bu sorun, yeni Türk emperyalizminin hangi ideolojik temeller üzerinde ”dışa açılacağı” idi.

Osmanlı’nın son zamanlarında Türk elit tayfası arasında üç ideolojik seçenek tartışılırdı: Birisi batılılaşmak, çağdaşlaşmak. Buna Garplılaşmak, muassırlaşmak diyorlardı.
Diğeri Türkleşmek; üçüncüsü islamlaşmak. Bu üç tarz-ı siyaseti devrin Türk aydınları ve siyasetçileri epeyce tartıştılar. Sonra araya ”yüz yıllık parantez” girdi. Parantez açıldığında Türk entelijensiyasının ve siyasetinin de ”zihni” açılmıştı: Dışa açılma gereği staretejik araştırmalar enstitüleri, tarikatlar, siyasetçiler, tek tek müteşebbisler vs. bakımından artık çözümlenmiş müşterek bir milli davaydı. Fakat bu milli dava hangi ideolojik argümanlarla, silahlarla teçhiz edilecekti.

28 Şubatçılar Türkçülük esasları üzerinde bir yayılma stratejisi belirlemiş, Avrasyacılıkla batıcılık arasında bir orta yol tercih etmişlerdi. Ama Türk sermayesinin yeni palazlanan ”Bazar’ı” dini bütün müslümandı ve daha 70’lerden itibaren aralıksız bir yükselme trendi içine girmişti. Ekonomide Anadolu kaplanları, politikada Refah Yol ve selefi AKP durdurulmaz biçimde gelişiyordu. Sonuçta ”demokrasi” galip geldi ve islam emperyalizminin temsilcileri iktidar oldular.

Ancak ne islam, ne emperyalizm ”demokrasi” ile bağdaşmaz. Nitekim bağdaşmadı; fakat bağlaşıksız da siyaset yürütülmüyordu. Sadece ”islam emperyalizmi” izlemek hem içte sorunluydu, hem de dışta manevra alanını daraltıyordu. Sorun basit bir formülle çözüldü: 12 Eylülcüler zamanında rotası çizilen Türk – İslam sentezi. Bu sentez gerektiğinde batıcılık yapmaya, gerektiğinde avrasyacılığa, gerektiğinde türkçülüğe, gerektiğinde islamcılığa uygundu.

Türk – İslam emperyalizmi böylece son ideolojik formülasyonuna kavuştu ve ilk dış askeri seferini Afrin’i işgal ve ilhak etme savaşına girişmekle başlattı… Başarırsa arkası geleecektir…

26. 01. 2018

Samet Erdoğdu

Diğer Başlıklar

MEHMET ELMAS VE HÜSEYİN ELMAS’IN HATIRASINA! Samet Erdogdu

MEHMET ELMAS VE HÜSEYİN ELMAS’IN HATIRASINA Bugün Mehmet Elmas’ın (1956, Doğanşehir, Çığlık Köyü – 22 …

KÜRDİSTAN’DA ENTEGRE SÖMÜRGECİLİK!

Kürdistan, Sarı hocanın tabiriyle ‘’devletler arası sömürge’’dir. Kastedilen devletler Türk, Fars ve iki Arap devleti …

ULUSLARARASI DURUMUN BAZI YÖNLERİNE DAİR

Bu yazı Kasım 2019’da yazıldı. Petrol başlığı altındaki alıntılarla, Brzezinki’nin kitabındaki pasajlar sonradan eklendi. “Durum„ …

Tarihsel Bir Çalışma: “Mücadelede Birlik” Broşürü

Teslim Töre’nin yazdığı ilk eserler kendi deyişiyle mağara kokar. Bunlar Malatya, Adıyaman, Antep ve Tokat’ın …