Pazartesi , 26 Eylül 2022
Home / Kürdistan / BARIŞ VE ÇÖZÜM İÇİN ULUSAL BIRLIK

BARIŞ VE ÇÖZÜM İÇİN ULUSAL BIRLIK

KKP temsilcisi K. Bilget yoldaşın KNK Toplantısında yaptığı konuşmanın metni. [Şubat 2014] Değerli arkadaşlar, Saygın Kürt Temsilcileri!
Hepinizi şahsım ve Partim adına selamlıyorum. Bu toplantının düzenlenmesinde emeği geçen tüm dostlara teşekkür ediyorum. Toplantımızın başarılı geçmesini diliyorum.
Sözü uzatmadan konumuzla ilgili özet görüşlerimizi sizlere aktarmak istiyorum.
Hepinizin de çok iyi bildiği gibi Ulusumuzun birlik sorunu ezelden beri vardır ve çözümü bulunamamış temel bir sorun olarak bugün de tüm aciliyeti, önemi ve yakıcılığı ile karşımızda durmaktadır. Ulusal tarihimiz içerisinden bize ulaşan tüm yazılı ve sözlü kaynaklarda da bu özlem ve istek dile getirilmektedir. Sorun bilinmesine ve sürekli gündemde tutulmasına rağmen bugüne kadar yeterli düzeyde bir çözüm üretemediğimizi bilmek ve söylemek zorundayız.
Tarihsel bakımdan gecikmiş Ulusal birlik ihtiyacımızın giderilmesi amacıyla son zamanlarda Ülkemizde çok önemli adımlar atılıyor. Ülkemizin dört parçasından temsil yetki ve sorumluluğuyla donatılmış delagasyonların katılımıyla ortak bir Kongrenin veya konferansın örgütlenmesi fikri, fikir olmaktan çıkıp gerçekliğe dönüşmek üzeredir.
Kuzey Kürdistan Konferansı Diyarbakır’da yapıldı. Konferans bileşenleri içerisinde Ülkemizde yaşayan tüm sınıf, toplumsal kesim, ırki ve inanç gruplarının temsilcilerinin yanı sıra sivil toplum kuruluşları ve önemli şahsiyetler vardı. Böylesine geniş bileşenli bir konferans yapabilmenin kendisi bile başlı başına bir başarıdır. Konferans kararlarının özeti niteliğinde olan konferans sonuç bildirgesi ileri düzeyin açıkca yansıtıcısı olmuştur. Konferans sonuç bildirgesine imza atanların, imzalarının sorumluluğuna sahip çıkmaları halinde, sürecin seyrinde ciddi değişiklikler olacağına inanıyoruz.
Başlatılan bu yeni süreci ilerletebilmek için düşünsel çabalarımızı yoğunlaştırmamız, örgütlülük ve eylemlilik düzeyimizi sürekli yükseltmemiz gerekiyor. Ulusal birlik çabalarının örgütsel düzeyinin yükseltilmesi, temsil gücünün tüm Ulusumuzu ve Ülkemizde yaşayan tüm diğer halkarı kucaklayacak düzeye ulaştırılması, kalıcılaştırılması ve uluslararası etkinliğe kavuşturulması Halkımız için yaşamsal bir ihtiyaçtır.
Geniş kitlelerin güvenini kazanmış, onların aktif desteğini arkasına almış KÜRDİSTAN ORTAK AKLI nı yaratmalıyız ki, Ülkemizin ve Halkımızın karşı karşıya olduğu zorlukların üstesinden gelebilelim.
Değerli dostlar!
Bizler bu ortak aklı oluşturmak zorundayız. Zorundayız çünkü:
Dünyada bizim halkımız kadar düşmanı bol bir başka halk yoktur. Birinci dünya savaşı sonrası Osmanlı ve İran imparatorluklarının yerini İngiliz, Fransız ve Türk devletleri aldı. Ardından Irak ve Suriye devletleri şahsında bazı Arap devletleri eklendi. Tüm bunların müttefiklerini ve etkiledikleri kamuoylarını da listeye eklemek zorundayız. Fransa’nın ikide bir PKK operasyonları yapmasının altında günlük çıkarları kadar olmasa da tarihsel suçluluğu da rol oynuyor.
Ve biliniyor, Ortadoğuda ve dünyada etkin olan bu güçlerin ortak çabalarıyla ve kararlarıyla ülkemiz ve halkımızın iç dinamikleri özgür gelişme ortamı bulamadı.Uluslaşmamızın doğal seyri engellendi.Ulusal birliğin sağlanması ve ulusal hakların elde edilmesi amacıyla harekete geçen her Kürt kıpırdanışı karşısında sürekli bir biçimde bölgesel ve uluslararası bir koaliasyon gücü buldu. Bundandır ki, birinci ve ikinci dünya savaşı sonrası oluşan yeni koşullar halkımız lehine değerlendirilemedi.
Şimdi bizlere bazı olanaklar sunan yeni bir konjonktürle karşı karşıyayız. ABD’nin başını çektiği yeni Pazar paylaşım düzenlemesinin odağında Ortadoğu var. Ortadoğu yeniden dizayn ediliyor. Otoriter Arap rejimleri birbiri ardına yıkılıyor. Saddam ve Kaddafi’nin ardından sıra Esadlar Suriyesine gelmiş gibi gözüküyor. Daha sonra da İran sırada gibi.
ABD’nin Irak’ı işgalininin yarattığı koşulları iyi değerlendiren Barzani ve Talabani öncülüğündeki Güneyli kardeşlerimiz Federe devlet kurarak Güneyin kaderini değiştirdiler. Tıpkı Güneyliler gibi şimdi Küçük Güney ve Doğuda yaşayan kardeşlerimiz de yeni şanslar yakalayabilirler.
Dünya merkezlerinden başlayıp her yana yayılan 2008 krizi aşılamadığı gibi, derinleşerek devam ediyor. Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi AB ülkeleri iflasın eşiğinde duruyor. Emperyalist kapitalist sistemin bu son büyük krizi, Tahrir Meydanı benzeri kitlesel eylemlerin dünyanın dörtbir yanına yayılmasının da ana nedenidir. Tahrir eylemi tüm dünyaya gösterdi ve öğretti ki, geniş kitlelerin gücü, eylemi ve iradesi karşısında en katı diktatörler dahi direnemiyorlar. Dünyada giderek yaygınlaşan ve hiç kimsenin ”haksızlar” demeye bile cesaret edemediği kitlesel kalkışmaların moral desteğini ülkemize yönlendirebiliriz.
Yeni sürecin lehimize olan başka doneleri de var ve giderek toplumsal alanda etkinlik kazanıyorlar. Ağır aksak yürüyor olsa da,”uluslararası hukuk” bunlardan birisidir. Binlerce kuzeyli Kürt kardeşimiz yüzlerce kez TC’ni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkum ettirdi. Lahey Adalet Divanı ve Birleşmiş Milletler hukuku bügüne dek pek gündemimize girmedi. Ama devreye sokulabilir. Örneğin, 1920’de Suriye- Türkiye, 1923’de Türkiye –Irak sınırlarının çizilmesindeki belirleyicilikleri dikkate alınarak Türk, İngiliz ve Fransız devletlerinin Lahey’e şikayet edilip edilmeyeceklerini hukukçularımız araştırmalıdırlar. Çünkü uluslararası hukuk tarafından suçları sabit görülmüş olanlar önemli güç kaybına uğrayacaklardır.
Bir başka örnek referandumlar ve etkileridir. Referandumlar giderek dünyada etkinlik kazanıyor. Doğu Timor örneğinde olduğu gibi uluslararası denetim ve gözetim kanallarını devreye sokma şansımız ve olanaklarımız vardır. Halk oylamaları ve referandumların sonuçları ile net olarak ortaya çıkmış toplum iradeleri karşısında doğrudan karşı duruşlar sergilenememektedir.
Teknolojik gelişmelerin düzeyi nedeniyle dünya oldukça küçülmüş durumdadır. Dünyanın en ücra köşesinde de, en korunaklı merkezinde de gizli saklı kalmaz oldu. Lehimize kamuoyu oluşturmak ve aleyhimizdeki kirli propagandaları etkisizleştirmek bakımından sonsuz olanaklara sahibiz.
Özetleyerek belirtmeye çalıştığımız yeni sürecin dış dinamiklerine elbette başka eklenecekler de olabilir. Biz bu kısa vurgulamalarla yetinip asıl olarak iç dinamiklerimizin durumuna bir göz atacak olursak, görürüz ki o bakımdan da birçok yeni olanağa sahibiz. İç dinamikler bakımından bize yeni olanaklar sunan olguları şöyle sıralayabiliriz:
Kürt Federe Devleti’nin varlığı, Parlemantonun, Güney Kürdistan’ın tartışmasız temsilcisi olması, FKD’ nin bölgenin aktif aktörlerinden biri haline gelmesi, bölge sömürgeci devletlerinin ve emperyalist güçlerin tüm baskılarına karşı ulusal sorunumuz ve Ülkemizin parçaları arasındaki ilişkilerde kararlı bir tutum sergilemesi, daha dünkü ve üstelik federe bir devlet olmasına rağmen ciddi bir demokratik olgunluk düzeyi ortaya koyabilmesi, sınırları içerisindeki ulusal ve dini azınlıkların tüm hak ve hukuklarına saygılı olması, varlığı ve etkinliğiyle “Kürtler kendi kendilerini yönetemezler” safsatasını yıkması tüm halkımıza moral vermekte ve yeni olanaklar sunmaktadır.
Daha önce de belirttik: Küçük Güney ve Doğu Kürdistan yeni olanak ve oluşumların arifesindedir. Olası gelişmelerin halkımız lehine seyretmesi durumunda yepyeni kanalların acılacağı şüphesizdir.
Kuzeyde, yani bizi birinci derecede ilgilendiren ülkemiz parçasında 27 yıldan bu yana PKK‘nin sürdürdüğü gerilla mücadelesi Ulusal varlığımızı ve sorunumuzu tüm dünya kamuoyuna malettiği gibi, üç milyona yakın bir seçmen kitlesinin BDP’inde toplanmasına, 36 milletvekili ve 98 belediye başkanlığının kazanılmasına, birçok toplumsal örgütlenmenin oluşturulmasına, tüm bu kanallar içerisinde binlerce kadronun yetişip yönetme sanatını öğrenmesine, TV ve günlük basın gibi olmazsa olmaz araçların yaratılmasına ve en önemlisi Kürt halkının bugüne kadar olduğu gibi yönetilmek istemediğini, Onun kendi kendini yönetmek istediğini kamuoyunda açıkca tartışılır duruma getirilmesine olanak sağladı.
Şimdi hepimize düşen görev; bu iç ve dış koşullar içerisinde dinamiklerimizi en iyi şekilde değerlendirmek ve süreci bir üst aşamaya tırmandırmaktır. Kalıcı çözümü yakınlaştırmaktır.
Değerli arkadaşlar, saygın dostlar!
Bu bakımdan Kuzey Kürdistanlılar olarak işimizin zor olduğunun bilincindeyiz. Karşı karşıya olduğumuz güçlüklerin iki ana kaynağı olduğuna inanıyoruz:
Bunlardan birincisi ve önemlisi TC devletidir. Bilindiği gibi TC, Ulusumuza yönelik inkar, imha ve asimilasyon politikalarıyla varlığımıza son vermek isteyendir ve son yüzyıllık sürecin bölgedeki baş aktörüdür. Osmanlı’dan devraldığı ve yeniden şekillendirdiği inkar, imha ve asimilasyon politikalarını uygularken hiç bir hukuk kuralını tanımadığına ve insana ve insanlık değerlerine zerre kadar önem vermediğine hepimiz tanığız.
88 yıldan bu yana TC, halkımıza karşı günübirlik suç işledi. O kadar çok suç işledi ki, onun suçlarının tam dökümünü çıkarabilmek bile olanaksızdır. Onlarca ve yüzlerce kişiden heyetler oluşturulsa, bu heyetlere tüm olanaklar sunulsa, tüm arşivler taransa ve eksiksiz alan taramaları yapılsa dahi TC’nin tam bir suç dökümü çıkarılamaz. Çünkü Halkımız 88 yıldan bu yana her bir karakol komutanın bir ayrı devlet olduğu zamanlar yaşadı. Bu sürenin yarıdan fazlası sıkıyönetim ve olağanüstü hal altında yaşandı. Yoğun asimilasyon politikaları ile bir nevi Halkımıza karşı soykırım uygulandı. Bu özel soykırımın sonuçlarını belirlemeye bugünün biliminin ve tekniğinin gücü yetmez.
Ancak şu kadarını da her aklı selim bilir: her ülkenin ve halkın olduğu gibi bizim de en önemli varlığımız ve zenginlik kaynağımız insanlarımızdır; ve en önemli zenginlik kaynağımızın gelişimi yıllar ve kuşaklar boyu engellendi. İnsanlarımızın kafa ve kol güçlerini geliştirme olanakları ellerinden alındı. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük, o halkı tümden yok etmektir. İkincisi ise yok ediş politikalarını zamana yayıp bir toplumun tüm bireylerini sakat ve kötürüm hale getirmektir.
Değerli dostlar!
Hepimizin çok yakından bildiğimiz bu gerçeklikleri neden tekrar ediyor ve sizlerin değerli zamanınızı alıyoruz? Sözü bir başka güçlüğümüze getirmek istiyoruz da ondan:
İki yılı aşkın bir süredir Türkiye’de Kürt sorununun çözümü ve barışın sağlanması konuları yoğun bir biçimde tartışılıyor. Silahların susturulması ve barış ortamının yaratılması gündemin ilk sırasından aşağı hiç inmiyor.
Elbette savaş bitirilmeli ve barış yapılmalıdır. 30 yıla yakındır süren savaş ortamı ilelebet devam edemez. Geçici veya kalıcı bir çözüm yolu bulunmak zorunda.
Ancak, barışı, kalıcı ve onurlu bir barışı isteyen tüm insanlar biliyorlar ki, suçlularla aynı masaya oturup barış sağlamak, barış çabalarının en zorudur. Suçlularla oturulmaz, barış görüşmeleri yapılmaz ve hatta hiç barış olmaz demiyoruz ama, suçlularla barış imzalamak deveye hendek atlatmak gibidir.
Ulusların tarih sahnesine çıktığından bu yana dünyada yaşanmış barış süreçlerine ve yaşanmış örneklere bakınca görürüz ki; kalıcı barışlar çoğunlukla suçlular karar verme mercilerinden ve politik alandan çekildikleri ya da kovulduklarından sonra gerçekleştirilebilmiştir. Japonya ve Hitler Almanyası yönetimleri alaşağı edilmeden İkinci Dünya Savaşı bitmemiştir. Güney Afrika ırkçı yönetiminin son bulmasından sonra siyahların özgürlüklerini kazanması gibi; deniz aşırı sömürge ülkelerin hemen hepsi sömürgecileri ülkelerinden kovmadan özgür olamamışlardır. Filistinliler, suçlularıyla bir türlü kalıcı barış yapamamaktadırlar.
Suçlularla barış yapabilenler de var elbette. İrlanda- İngiltere, Güney Sudan ve Doğu Timor örnekleri bu kategoride sayılabilir. Hepsi de birkaç istina örnektir. İRA meselesini ayrı tutmak gerekiyor. Çok özel ve istisna bir durumdur o. Doğu Timor ve Güney Sudan ise ağır ve uzun savaşların ardından kendileri barış sağlayamamış ve ancak yoğun dış baskı, denetim ve gözlem altında ancak barış ortamını yakalayabilmişlerdir.
Bu kısa vurgulardan ve örneklerden de açıkca anlaşılacağı gibi barış ve çözüm sorunlarını suçlularla tartışmaktayız ve işimiz oldukça zor.
AKP iktidarını yepyeni bir iktidar ve Kürt sorununu kısmen de olsa çözmek isteyen bir güç olarak gören ve algılayan azımsanmayacak kadar çok Kürt seçmenin varlığı, oylarından bile belli. Erdoğan’ın sık sık “Tek devlet, tek vatan, tek millet” nakaratını tekrarlaması bile AKP iktidarının yeni bir iktidar olmadığını göstermeye yeter.
Kürdistan yoksa, Kürt Ulusu yoksa geriye neyin kaldığını; bu iktidarı yeni bir iktidarmış gibi algılayan her Kürt insanı kendisine sormalıdır.
İst. 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bir dosya nedeniyle Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nden istediği , gizliliği nedeniyle özel kuryeyle mahkemeye ulaştırılan ve mahkeme başkanının sakıncalı görmeyip sadece giriş bölümünü açıkladığı kararı bile Türkiye devlet geleneğinde değişen bir şeyin olmadığını göstermeye yeter. Erdoğan’ın direktifinin girişi şöyle:
“Bölücü faaliyetler ile terör örgütü ve destekçilerini etkisiz hale getirmek, meşruiyet kazanmalarını önlemek, yurt içi ve yurt dışı etkinliklerini ortadan kaldırmak ve bu konuda topyekun mücadelenin oluşumunu sağlamak amacıyla,(……………) örgütle bağlantısı olanlar, örgüte destek sağlayanlar, örgütün propagandasını yapan kişi ve sivil toplum kuruluşlarıyla mücadeleye devam edilecektir.”
MGK kararının Erdoğan tarafından direktif haline getirilerek imzalanmış amaç bölümü bile TC‘de değişen bir şeyin olmadığını göstermeye yeter. Demirel ve Çiller ‘in güvenlik güçlerine “ İstediğiniz Kürdü öldürebilirsiniz” anlamına gelen direktiflerini ayrı tutarak söylersek, Erdoğan’ın farkı ne?
Özetle AKP iktidarı eskinin ve suçluların devamıdır. Barışın sağlanmasının ve halkımızın en doğal hakkı olan kendi kendini yönetme hakkının elde edilmesinin önündeki en büyük engel de budur.
İki ana güçlüğümüze geçerken kimi ön açıklamalar ve vurgular yapmamız gerekiyor:
Erdoğan’ın imzasını taşıyan MGK direktifinden de açıkca anlaşılacağı gibi TC’nin Halkımıza karşı TOPYEKUN SAVAŞ kararı hala yürürlüktedir. Günlük olarak Ülkemizde yaşananlar da bunu doğruluyor.
O halde bize düşen görev de bellidir: barış ve çözüm için topyekun mücadele etmektir. Bu sürecin sonucunu TC belirleyemez. Sonucu bizler belirleyeceğiz; Kürt dinamiği belirleyecektir.
Bunun için Ulusumuzun tüm dinamiklerini harekete geçirmek zorundayız. Tüm dinamiklerin harekete geçirilmesi ise Ulusal birliğin sağlanması ve bunun gerekli kıldığı örgütlenmelerin yaratılmasıyla mümkündür.
Diyarbakır’da bunun ilk adımı atıldı. Bu adımı geliştirip güçlendirmeli ve toplumumuzun tümünün güvenini kazanacak bir düzeye çıkarmalıyız.
Ulus tanımının ve Ulusal özgürlük ihtiyacının bir gereği olarak Ulusu oluşturan tüm sınıf ve katmanları, onların siyasi temsilcilerini, ayrı inanç gruplarını, Ülkemizde yaşayan diğer Halk topluluklarını Kürdistan ortak aklı etrafında tolamak zorundayız.
Bu zorunlu görevlerimizi yerine getirmeye çalışırken cok ciddi zorluklarla karşılaşacağımızın bilincindeyiz.
Kürdistanlı işverenlerle Kürdistan işçi sınıfının özgürlük mücadelesinde yanyana olabilmelerinin güçlüğünü bilmek için dahi olmaya gerek yoktur.
Sünni Kürtlerle Alevi ve Ezidi Kürtlerin aynı çatı altında toplanabilmesi için, kökleri eskilere dayanan ve yılların birikimi olan önyargıların ve güvensizliklerin giderilmesi gerekmektedir.
Ermeni soykırımında Osmanlı ve TC’nin yanında yer almış ya da katlimlara sessiz kalmış Kürtlerle Ermeniler arasında öyle ha deyince sağlam güven ilişkileri kurulamaz.
88 yıllık inkar, imha ve asimilasyon politikalarının yarattığı tahribatların sonucu olarak kendisini Türk sayan, kendisini yalnızca Alevi olarak tanımlayan, ekmeğini mevcut sistem içerisinde kazandığı için kendisini sisteme daha yakın gören, bükemediği bileği öpen ve devşirmeliği özümseyen insanlarımızın olduğunu gözardı edemeyiz.
Kürt seçmenlerin %60-65 kadarı hala Türk burjuva partilerine oy veriyor. Bu ne dünyada ne de Ülkemizin diğer parçalarında olmayan ve görülmeyen bir durumdur. Başbakan ikide bir “ Ben bölgede birinci partiyim” diye boşuna böbürlenmiyor. AKP ‘ni Ülkemizde en azından MHP ve CHP düzeyine düşürmek zorundayız.
Üzerinde Ulusal birlik sağlamamız gereken toplumsal yapı ile ilgili sizlere kimi doneleri hatırlatma gereği duyduk. Çünkü biz, eninde sonunda bir veya birçok referandumla yüzyüze geleceğimizi biliyoruz. Referandumlar kesin bir zorunluluktur. Bu zorunluluk Halkımızın kendi kaderiyle ilgili kararı kendisinin verecek olmasındandır. Onun adına hiç bir dış güç veya temsili güç karar verme hakkına sahip değildir. Kaldı ki, temsili gücün temsilinin de en az tartışılır olması için de Halk iradesinin özgür koşullarda ve açıkca açığa çıkmış olması gerekir.
Hepinize selam ve saygılar.

Diğer Başlıklar

”KÜRTLER ÖLECEK; BARIŞ, ÖZGÜRLÜK VE MUTLULUK GELECEK” Heybet AKDOĞAN

//Kürtler ölecek; barış, özgürlük ve mutluluk gelecek// Yüzleştikçe kendinden kaçan, kaçtıkça; sosyal, ekonomik, politik ve …

PERVİN BULDAN’IN YANLIŞI! Mehmet AKKAYA

PERVİN BULDAN’IN YANLIŞI Mehmet Akkaya Geçen haftasonu bir grup arkadaşla birlikte HDP’nin Kartal’da (İstanbul, 7 …

GİDİŞİN BİR UZUN ÖYKÜDÜR ÜSTAD! Heybet AKDOĞAN

GİDİŞİN BİR UZUN ÖYKÜDÜR ÜSTADKapitalizm toplumu katılaştırır, duyarsızlaştırır ve herkesi rutinleştirir. Kapitalizm için önemli bir …

YASAKLI “MUNZUR KÜLTÜR ve DOĞA FESTİVALİ’NİN” BANA HATIRLATTIKLARI ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! Heybet AKDOĞAN

YASAKLI “MUNZUR KÜLTÜR ve DOĞA FESTİVALİ’NİN” BANA HATIRLATTIKLARI ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİElazığ’ın, Kovancılar ilçesinde doğup, büyüdüm.Büyümeye başladığım …