Pazartesi , 25 Ekim 2021
Home / Güncel / UNUTULAN İDAM, UNUTULAN DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN -2 SAMET ERDOGDU

UNUTULAN İDAM, UNUTULAN DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN -2 SAMET ERDOGDU

UNUTULAN İDAM, UNUTULAN DEVRİMCİ: LEVON EKMEKÇİYAN – 2
MAMAK TUTUKLULARININ ”SESSİZ VE TEPKİSİZ” KARŞILADIĞI TEK İNFAZ: EKMEKÇİYAN’IN İDAMI

Sarkis yoldaşın yazısını değerlendirmeye devam edelim. ASALA’nın Esenboğa eylemi hakkında S. Hatspanian şöyle yazıyor:

Esenboğa eylemi konusunda Ermeni gazete ve dergilerinde yayınlanmış olan yazılarda olayın ayrıntılarına yer verilmişse de bu ayrıntıların Türkiye’de bilinmediği sır değil. Ermeni kaynakların olay hakkında yaptığı haber ve yorumların kısa bir özetini veren yazar, bunun Türkçe diliyle belki de ilk kez denendiğini söylüyor.

Şimdi yazarın derlediği bilgilere göz atalım:

[“ASALA tarafından Ankara’da gerçekleştirilmesi planlanan askeri eylemin sadece tek bir hedefi vardı ve bu hedef askeri faşist cuntanın o dönemde kukla başbakanı, kendisi de T.C. ordusunun emekli generallerinden biri olan Bülent Ulusu’dan başkası değildi. Eylem, Etimesgut askeri havaalanına inecek olan uçaktan şehre gidilecek yol güzergâhında mevzilenen 2 ayrı birim tarafından otomobil konvoyuna saldırı gerçekleştirmek üzere planlandığı halde, hiç hesapta olmayan bir nedenle son dakikada zorunlu bir değişikliğe uğramıştı. B.Ulusu’nun uçağının Etimesgut yerine Esenboğa’ya ineceğiyle ilgili bilgiyi geç edinenler, acilen oraya hareket etmiş, ama Esenboğa’ya vardıklarında, B.Ulusu’nun havaalanından uzaklaşmış olduğuyla ilgili bilgiden yoksun kalmışlar. İki gruptan biri havalimanının otoyol araçları çıkışında beklemekteyken, diğer birimdekiler hiç tanımadıkları havaalanında uçak pistine giden yönü aramaya çalışırlarken, onlardan birinin havaalanı güvenlik görevlilerince, omuzladığı içi silah dolu ağır çantasının şüphe uyandırması üzerine kontrole tabi tutulmak istendiğini gören diğer arkadaşının silahını çekip havaya ateşlemesiyle, yakınlarındaki yolcu salonuna doğru koşup kalabalığa karışmışlar. Bulundukları salonun iki girişine yakın durup olası saldırıya karşı mevzilenebilmek için de birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmışlar.

Levon EKMEKÇİYAN’ın üyesi olduğu tugayın sorumlu komutanı Zohrab SARKİSYAN adlı Türkçe ve Kürtçeyi çok iyi bilen bir marxistmiş ve yolcu salonunda bulunan yüzlerce insana yönelttiği sözlerinde “Biz sizin ASALA olarak duyduğunuz Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu’nun neferleriyiz. Politik amaçlı askeri bir eylemde bulunmak için Ankara’da bulunuyoruz ve az sonra burayı kuşatma altına alarak, kan gölüne çevirmeye hazırlanan asker ve polis güçleriyle son kurşunumuza kadar çarpışarak şehit olmaya adayız. Ancak, hükümetleriniz tarafından size sunulduğu gibi gözü dönmüş caniler olmadığımızı bilmenizi istiyoruz. Biz, memleketi işgal altında bulunan bir halkın çocuklarıyız ve hedefimiz sadece Türk devletini temsil eden odaklara düzenlediğimiz saldırılarla, dünya ve insanlığın çığlığımızı duymasını istiyoruz. Batı Ermenistan’ı işgal eden Türk devleti düşmanımızdır, ama bu topraklarda yaşayan halklara karşı kesinlikle kin gütmüyoruz. Şu an, yanımızda burayı patlatıp, yok etmeye yetecek kadar cephane olduğu halde, masum halktan tek bir insana dahi zarar gelmesini istemediğimizin şahidi olacaksınız. Sizleri rehin alarak buradan özgürce uzaklaşmak için pazarlık malzemesi yapmayı bile düşünmediğimiz halde, canlarınızın vatandaşı olduğunuz devlet tarafından hiçbir kıymete değer bulunmadığını birazdan anlayacaksınız. O nedenle de burayı acilen terkedin ki kör kurşuna kurban giderek, devletinizin ASALA hakkında anlattığı yalanlara alet edilmeyesiniz. Biz askeriz ve sadece askere karşı dövüşmeyi biliriz” demiş. Dışarıdan açılan yaylım ateş yağmuruna cevap vermek niyetiyle bekleme salonunun oturaklarını siper edip mevzilendiği sıradaysa, Levon’un elindeki otomatik silahıyla havaya ateş ederek kendisine doğru koşarken vurulup yere düştüğünü görmüş.

Paniğe kapılan insanların korku içinde düşe-kalka salonun sağ tarafındaki çıkış kapısına doğru kaçmaya çalıştığını gördüğünden, bir taraftan havaya ateş açarken, diğer taraftan da “bırakın insanlar dışarı çıksın, onların bizim aramızdaki hesapla ilgileri yok” diye bağırıyormuş.

Birkaç yönden çapraz ateş altına alınan vücudu delik deşik edilerek cansızlaşana kadar, asker ve polislerle çok uzun dakikalar çarpışan Zohrab, yanı başındaki onlarca el bombasından tek bir tanesini bile, olur da masum insanlar zarar görebilir düşüncesiyle bilinçli olarak kullanmamış. Çatışmanın daha ilk anlarında yaralanıp yere düşen arkadaşlarının ölmemiş olduğundan habersiz ASALA’nın diğer birimi havaalanını terkedip güvenli bir yere ulaştığı saatlerde askeri hastahanede o zamana dek görülmemiş güvenlik önlemleri altında ağır yaralı Levon ameliyat ediliyormuş. Adı “devlet güvenlik güçleri” olanların 3, TRT tarafından olay yerine ulaşan 2 ayrı gazeteci ekibinin 2 kamerası, yani toplam 5 kamerayla baştan başa filme alınmış olan 7 Ağustos 1982’de Ankara Esenboğa havaalanında olanların gerçek yüzü buymuş işte ! ]

***

Burda anlatılanlar, bu haliyle fazla aydınlatıcı değil. Yazarın ”özet” halinde verdiği bu bilgi muhtemelen ASALA’nın açıklamalarına dayanıyor. Tabii gerçekten de iki ekip olup olmadığını doğrulatacak ya da aksini kanıtlayacak durumda değiliz. Fakat eylemin biri yaralı, öbürü öldürülerek ele geçen iki militandan başka hiç bir militanı içermediği düşünülemez. En azından gözcüler, şoförler, istihbaratçılar vs. vardır. Zohrab Sarkisyan’a atfedilen sözlerin kaynağı varilmemiş. Bu bilgi belki de gözcü olarak orda bulunan başka bir militanın tanıklığına dayanıyor. Fakat yazıda herhangi bir ima yok.

Eylemcilerin bir uçakla o gün gelip o saatte orda hazır olmadıkları kesin. Besbelli ki uzun hazırlıklar yapılmış, eylemciler önceden Türkiye’ye, belki de Ankara’ya gelmiş. Bu arada silahlar, arabalar temin edilmiş. Uçakların gidiş gelişleri, havaalanlarının durumları konusunda istihbarat toplanmış. Eylem yerine silahların götürülmesi, orda eylemcilere teslim edilmesi, gözcüler yerleştirilmesi, eylemden sonra kaçış araçları ve saklanma yerlerinin organizasyonu gibi ilk elde akla gelebilecek işler eylemin ülke içinde örgütlü bağlantılarla yürütüldüğünü gösteriyor. Yol kavşağında bekleyen eylem timinin, bekleme salonunda silahların patlamasıyla eylemin gerçekleştiğini düşünerek havaalanını terkedip ”güvenli bir yere ulaşması” da bunu gösteriyor.

Çatışma anı 5 kamerayla baştanbaşa filme alınmış. Ama bu filmlerin devletin istediği kalıba sokulması, gerektiğinde kimi görüntüler eklenmesi, kimi görüntülerin silinmesi zor değil. O yüzden bu görüntüler kendi başlarına kanıt sayılamazlar. Zamanın Türk basını ise zaten düzmece bilgilerle, saptırmalarla dolu olduğu için güvenilir kaynak değildir.

En sağlam tanıklar şüphesiz ki olayın canlı görgü tanıklarıdır. 70’den fazla kişi yaralanmışsa bu insanlardan en az bir kısmı kimi ayrıntıları görmüştür. Fakat bu kimselere ulaşabilme imkanımız yok.

Organizasyonun görünenden daha fazla sayıda kimseyi kapsadığı anlaşılıyor. ASALA’nın otoyola araç çıkışı kavşağında bekleyen elemanlarının yanısıra gözcüleri, şoförleri de olmuş olabilir.

Eylemin amacı ve niteliği şu sözlerde net bir şekilde ifade ediliyor:

”Biz, memleketi işgal altında bulunan bir halkın çocuklarıyız ve hedefimiz sadece Türk devletini temsil eden odaklara düzenlediğimiz saldırılarla, dünya ve insanlığın çığlığımızı duymasını istiyoruz. Batı Ermenistan’ı işgal eden Türk devleti düşmanımızdır, ama bu topraklarda yaşayan halklara karşı kesinlikle kin gütmüyoruz. ”

Hedef doğrudan T. C. devletidir; burda yaşayan halklara karşı düşmanlık sözkonusu değildir. Amaç Ermeni halkının sesini ve çığlığını dünyaya duyurmaktır. Zohrap Sarkisyan’ın ölmeden önce havaalanı bekleme salonundakilere seslenirken söylediği budur.

O kısa anın heyecanı ve telaşı içerisinde sadece bu kadarı dile getirilebilmiş. Ama bu eylemin Ermeni milletinin sesini ve çığlığını dünyaya duyurmanın daha ötesinde bir anlamı var. Eylem Türkiyede ilerici, sol muhalefetin belinin kırıldığı, deyim yerindeyse yaprak kıpırdamadığı bir dönemde yapılıyor. Cunta yapacağını yapmış, devrimci örgütleri önemli ölçüde çökertmiş, kalan kısımlarını yurtdışında mülteci olmaya ya da yeraltında varlığını sürdürmeye çalışan küçük grupçuklara mecbur etmiş, devleti ve toplumu baştanbaşa yeniden düzenlemiştir. O sırada yeni bir Anayasa hazırlanmakta, rejim kendini kurumsallaştırarak, görünüşte geri çekilmeye hazırlanmaktadır.

Paşalar güçlerinin doruklarındadır. Memlekette asayiş berkemaldir. ”Huzur ve güven tamamen tesis edilmiştir.”(!) Devlet kendi halkına ve muhaliflerine karşı ne kadar kuvvetli (!) olduğunu bir kez daha göstermiştir! En militan halk savaşçıları, devrim önderleri TV’lere çıkarılıp itirafname vermekte, pişmanlık beyan etmektedir. Diyarbakır, Mamak, Metris gibi cezaevlerinde devrimci tutukluların nasıl hizaya getirildiklerine dair yapılan çekimler, fotoğraflar görsel ve yazılı medyada sık sık arzı endam etmektedir. Görünüşe bakılırsa devrimci tutuklu kitleleri sindirilmiş, uslandırılmış, emir ve kurallara boyun eğer hale getirilmiştir.

Kuşkusuz bu görüntü aldatıcıdır. Devrimci tutukluların büyük çoğunluğu aslında cuntaya baş eğmiş, teslim olmuş değildir. Ama böyle bir görüntü vardır. Mamak, Diyarbakır gibi cezaevleri korkunç işkenceler altında ”emret komutanım” deme noktasına getirilmiş; gerektiğinde ölümü göze alan nice devrimci düşmana itaat derekesine düşürülmüştür. Bu konumdan kurtulmak uğruna ağır bedeller pahasına çok uzun ve acılı bir direnme kavgası yürütmek gerekecektir.

Bu kavga verilecek ve ”insanlık onuru işkenceyi yenecek”tir; ama işkencenin hükümdar olduğu bir dönem insanlık onurunun ayaklar altında çiğnetildiği de bir gerçektir.

Bu durum devrimci örgütlerin üzerinde ciddiyetle durup düşünmeleri, hesap vermeleri gereken bir durumdur. Elbette büyük direnişleri, can verme pahasına faşizme karşı onurunu savunan devrimcileri saygıyla anmak gereklidir. Bunun yanında bu dönem boyunca devrimci hareketin vermiş olduğu kötü sınavın nedenleri konusunda ciddi bir hesap vermek de elzemdir. Çünkü bu yetersizliğin, ağır sınav esnasındaki başarısızlıkların çok ağır bedelleri olmuştur.

ASALA’nın eylemi böyle bir zaman kesitine denk geliyor. Siz Bülent Forta’nın Levon Ekmekçiyanı itiraflar nedeniyle vicdan sorgusuna tabi tutmasına bakmayın; o sırada Mamak’ta nice Bülent Fortalar ”emret komutanım” diyerek hazırolda selama duruyor, uygun adım marş marş cimnastik yapıyor, ordumuza hamdolsun, vatan, millet sağolsun diye dualar okuyorlardı.

Bütün bu ayıpların başsorumlusu elbette faşist cuntadır. Fakat cuntanın devrimcilerin burnunu yere sürtme çabalarına yeterli bir direnç göstermeyen devrimcilerin bu zaaflarının nedenleri de sorgulanmalıdır. Sıradan militanın işkencede zaaf göstermesine kızıp köpüren, zindanlarda direnişlere öncülük eden kimselerin zaman zaman yaptıkları ”uzlaşmalarda” olmadık ihanetler arayan devrimci önderleri kendi dirençsizlikleri, teslimiyetleri, çözülmeleri, uzlaşmaları hakkında sorgulayamayan bir devrimci hareketin başarı şansı yoktur. Öte yandan sıkıyı görünce süklüm püklüm boyun eğip sonra da pişkin pişkin başkalarını teslimiyetle, itirafçılıkla, zaafa düşmekle itham edenlerin önce aynaya bakıp kendileriyle yüzleşmesinde; taşıdıkları sıfat ve sorumluluklara istinaden halka özeleştiri vermelerinde sayısız fayda vardır.

Bahsimizin ana konusu bu olmadığından konunun bu yönünü kısa keseceğim. Esenboğa eyleminin böyle bir tarihsel kesit içerisinde ele alındığında ne kadar cesur, devrimci bir girişim olduğunu; eylemcilerin ana amacı Ermeni davasını dünyaya duyurmak olsa bile bu eylemin çapının ve etkilerinin daha büyük boyutlar taşıdığını vurgulamak gerekiyor. Eylem başarılı olsaydı sadece Ermeni davası dünyaya çarpıcı bir şekilde duyurulmuş olmakla kalmayacaktı. Zaten bu haliyle bile bu amaca ulaşılmış; günlerce, aylarca dünya gündeminde tartışılmıştır. Ama Türkiye devrimci hareketi bakımından da önemli sonuçlar verecekti. Eylemin böyle sonuçlanması Türk ve Kürt örgütlerinin ASALA ile işbirliği ve ittifak aramalarına yol açabilirdi. Pek çok örgütü benzer fedai eylemleriyle cuntanın kilit adamlarına, kurumlarına taarruza motive edebilirdi. Cezaevlerindeki devrimci tutuklulara direnme ruhu ve moral verebilirdi.

Ancak eylemin istenmeyen şekilde sonuçlanması; havaalanını kan gölüne çeviren faşist cuntanın bu durumun sorumluluğunu ASALA’ya yüklemeyi başarması bu sonuçlara ulaşılmasını engellemiştir. Devrimci örgütler olayı tam da cuntanın açıklamaları çerçevesinde algılamış; ASALA olayın gerçek yönünü ya anlatmayı ya da dinletmeyi başaramamış veya ASALA’nın anlattıklarını kimse kaale almayıp; cuntanın açıklamalarına kulak vermişlerdir. O tarihlerde bu olayı derinlemesine analiz edip, bundan devrimci sonuçlar çıkaran, Ermeni devrimcileriyle işbirliğine yönelen bir Kürt veya Türk örgütü oldu mu bilmiyorum. Burjuva kaynaklara bakarsan böyle bir ilişkiyi PKK ve Dev Sol kurmuşlardır; ama bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum.

Sarkis yoldaş çatışma esnasında Zohrab’ın yazıyor. Hava alanı bekleme salonundaki insanların sağ taraftaki çıkış kapısına doğru kaçmaya çalıştığı bilgisi ezberden atılmış uydurma bir bilgiye benzemiyor. Muhtemelen ASALA’nın gözcü militanlarının yerinde ve anında tanıklığına dayanıyor. Ermeni militanların adam vurmak amacıyla hedef gözettikleri veya panik içinde sağa sola ateş açtıkları konusundaki tüm cunta yakıştırmalarının aksi ispatlanmadıkça geçerli sayılmaması gerektiğini; militanların muhtemelen havaya ateş açmakla yetindiklerini düşünüyorum. Zaten Hastpanian’ın anlattığına göre Zohrap Sarkisyan “bırakın insanlar dışarı çıksın, onların bizim aramızdaki hesapla ilgileri yok” diye bağırdığı sırada sadece havaya ateş ediyormuş ve dakikalarca süren çatışma sırasında yanında bulunan onlarca bombadan bir tanesini bile sivillere zarar vermemek için kullanmamış.

Çatışmada ölen ve yaralananların salondaki militanların salonu kurşunlamasıyla değil; salona ateş eden kuşatmadaki, dışardaki güvenlik güçlerinin ateşleriyle vurulduklarını anlamak için uzman olmaya, bilirkişi raporlarına, adli tıp incelemelerine bile gerek yok. Az çok mantığını kullanan birisi bunun böyle olduğunu bilir.

Ekmekçiyan’ın yargılandığı mahkemede böylesi raporlar verildi mi, vardıysa neler yazıldığı, militanların silahlarından çıkan kurşunların kaç kişiye isabet ettiği konusunda bu rapor ve incelemelerden ne ölçüde yararlanıldığını bilmiyorum. Bunu araştırmak, Ekmekçiyan’ın tek celsede idam aldığı davanın ne kadar adil, hukuka uygun yürütüldüğünü, katliam suçlamasını haklı gösterecek ekspertiz raporları olup olmadığını tesbit etmek daha çok ilerici, demokrat hukukçulara, avukatlara, insan hakları kuruluşlarına düşer. 12 Eylül döneminin öteki tüm yargılamaları gibi Ekmekçiyan dosyası da adil ve tarafsız bir şekilde incelenmek üzere yeniden değerlendirilmeyi bekliyor.

Hatspanian, Zohrab’ın Ekmekçiyan vurulduğu sırada salonda koltuklar arkasına siper almaya çalıştığını söylüyor. Bu hesaba göre Ekmekçiyan uzun bir çarpışma sonucunda değil, kısa zamanda vurulmuş oluyor. Ekmekçiyanın yere düştüğünü gören Zohrab salona çekilip orda savunmaya girişiyor ve ölen ve yaralananların çokluğuna bakılırsa bu çatışma dakikalarca sürmüş görünüyor. Bu durumda Ekmekçiyanın bir tek bir kişi bile vurma ihtimali çok az görünüyor. Titiz bir inceleme bu konuda net sonuçlara ulaştıracaktır. Böyle bir incelemede Ekmekçiyanın ”katliam suçu”ndan aklanacağına, bu katliamın asıl suçlusunun güvenlik kuvvetleri ve dolayısıyla cunta olduğunun açığa çıkacağına inanıyorum.

Hatspanian ,”Ağır yaralı olarak esir düşen Levon Ekmekçiyan, “T.C.”nin eline canlı geçen ilk ve son ASALA üyesiydi. >> diyor ve >>Ermeni ulusal kurtuluş mücadelesinin gururu, Mihran, Serop, Hrayr, Kevork, Murad, Antranik gibi yiğit fedayiler döneminden kalma bir geleneğe göre düşmanın eline canlı geçmemek için yiğitlerin son kurşunu kendilerine sıkması>> prensibine uygun olarak aslında orda canlı yakalanmaması gerektiğini ama Levon’un buna imkan bulamadığını yazıyor.

Canlı ele geçen Levon Ekmekçiyan T. C. devletinin en ”eğitimli”, en uzman, üst düzey görevlileri tarafından özel bir şekilde sorgulanır. Bu sorgulamada işkence kadar, hatta ondan daha fazla ”tatlı”, ”iyi” muamele taktiklerinin kullanıldığını düşünebiliriz. Zannedildiğinin aksine çözülmelerin büyük bir çoğunluğu ağır işkencelerin sonucunda değil; ”iyi polis” rollerinin, ”iyi bakım ve muamele”nin başarılı uygulanmasıyla elde edilir. Hele de ölümü göze almış insanlara karşı hiçbir işkencenin, tehdidin, korkutmanın para etmeyeceğini binlerce yıllık deneylerle gayet iyi bilen işkenceciler bu tür olaylarda çelik bilekleri bükmektense daima öpme yöntemini kullanırlar. Melek kesilirler, o kadar iyi, o kadar insani, o kadar dost, misafirperver, sıcak davranırlar ki kafasında alçak düşmandan her türlü kötülüğü bekleyen, en kötü ihtimallere göre kendini hazırlayan fedai şaşırır, kendi kendisiyle çelişkiye düşer; bu insanların bu kadar da kötü olmadığını, kafasındaki canavarların melek gibi insanlar olduğunu düşünmeye başlar. Melekler gelir militanın yaralarını şefkatle sarırlar, ona çaylar, kahveler ikram ederler. Sıcak döşeklerde yatırırlar, bazen de rakı, sigara ikram eder suya sabuna dokunmayan insani sohbetlere girişir, fıkralar anlatır, ona moral verici, içinde bulunduğu vahim durumu unutturucu güzel şeyler anlatırlar. Ve daima şerefleri, namusları, sevdiklerinin başları, inandıkları değerler uğruna yemin billah ederek vaadlerde bulunur; kendilerine ufak tefek yardımcı olduğunuz taktirde size her türlü kolaylığı sağlayacaklarını söylerler.

Nice militan tuzakların en alçağı olan bu tuzağa düşmekten kurtulamamıştır. Burda sözkonusu olan, o militanın işkenceden korkması, ondan kurtulmak istemesi falan değildir. O, hiç beklemediği, hazır olmadığı bir alanda uzman sorgucuların eline düşmüş, tuzağa yakalanmıştır.

Levon Ekmekçiyanın böyle bir tuzağa kapılıp kapılmadığını, verilen vaadlere kanıp kanmadığını bilmiyorum. Ama cuntayı oldukça uğraştırdığını; o dönemde en değme örgüt liderine dahi yapılmayan bir özel muameleye tabi tutulduğunu kestirebiliyorum.

”Sorgulanmasını faşist cuntanın başı Kenan Evren’in damadı MİT’in yüksek dereceli memuru Erkan Gürvit üslenmişti. Bu kişi, 12 Eylül günlerini anlatımlarında “Ayrıca ben Esenboğa’da yakalanan Levon Ekmekçiyan’ı, yaralı ele geçen ASALA militanını üç ay sorgulayan tek kişiyim” demenin ötesinde başka tek laf etmemiş olduğu halde, ABD’den getirildiği gizli tutulan 4 ayrı “sorgulama uzmanı” tarafından 2 ay boyunca günde 24 saat özel haplar ve damardan şırıngalanan değişik kimyasal ilaçların denenip-kullanıldığı insanlıkdışı bir işkence laboratuarının iğrenç tezgahından geçirilen Levon’un, sofistike elektronik aletler ve yalan makinesine bağlı halde bir kobay muamelesine maruz kalıp, ruhen fena halde hırpalandığı gerçeği çok gizli bir devlet sırrı olarak “Özel Harp Dairesi” dosyalarında bile, en “TOP SECRET” statüyle saklanmıştı. “T.C.”nin eline geçmiş ilk ve son ASALA esirinin “klasik olmayan” yöntemlerle yapılan işkenceler sonucu ‘kendini idrak edebilmekten yoksunluk ve bilincini kontrol etmede yeterlilik hali” konusunda ciddi kuşkuları olduğunu belirten Avrupalı birkaç tıp uzmanının, onu ziyaret edip sağlık kontrolü yapmalarına izin verilmesi için defalarca başvurdukları Ankara’dan red cevabı edinmeleri, pek doğal olarak varolan tüm şüphelerin doğrulanması anlamını taşıyordu. Buna, “T.C.” tarihinde ilk defa uygulanan kanunen yasak kimyasal yöntemlerin denendiği sorgulamalara maruz kalan ilk insanoğlunun Levon Ekmekçiyan olduğunu da ekleyecek olursak tüm soru işaretlerinin kalkmasını sağlamış oluruz sanırım.”

Şimdi bu Erkan Gürvit nam faşist cunta başının damadının “Ayrıca ben Esenboğa’da yakalanan Levon Ekmekçiyan’ı, yaralı ele geçen ASALA militanını üç ay sorgulayan tek kişiyim” diye böbürlenmesi üzerinde duralım. Bu işkenceci yaralı Levon’un üç ay boyunca kendi sorgusundan geçtiğini kendisi itiraf ediyor. Ama sadece bu kadar konuşuyor. Ağzı sıkı, çok ketum. Zaten konuşsa bile bu tiplerin sözleri arasında gerçeklerin kırıntılarını yakalamak için kılı kırk yarmak gerekir. Çok şey anlattıklarında bile aslında hiçbirşey anlatmazlar. Bu cümlede üzerinde durulacak üç kilit söz var. Yaralı ASALA militanı, üç ay sorgu, tek kişi…

Sondan başlayalım: Tek kişi, sorguda kendinden başka kimse olmadığı anlamına gelmiyor; tek yetkili kişi anlamına geliyor. Yani faşist cunta başı Kenan Evren bu çok ”hassas, milli görev”i ifa etmesi için ”tek yetkili” olarak damadını atıyor. Tek yetkili, aynı zamanda ”herşeye yetkili” anlamına geliyor. Yani ister işkence, ister yalan vaadlerle aldatma yoluyla olsun herşeyi kullanma yetkisi bu Er-kan Gürv-it’te. Hangi araçları, yöntemleri, ne yoğunlukta, nasıl kullandığını hazret açıklamamış: ”devlet sırrı”.

Sorgu üç ay sürmüş. Tabii bu, tek ve herşeye yetkili faşist damadın kontrolündeki sorgu. Arada ziyarete gelen öteki ”yetkililer”, ekipler, uzmanlar, doktorlar, psikologlar, falakacılar, elektrikçiler, askıcılar, masajcılar vs. tayfası hariç…Tercümanı da unutmayalım. Öyle ya Lübnan’da büyümüş Levon’un Ermenice, Arapça, İngilizce, Fransızca bilmesi mümkün ama muhtemelen Türkçe’ye çok hakim olmadığını düşünebiliriz. Üç aydan sonra başlayan Mamak’taki 34 Numaralı hücreye sık sık ziyaretçilerinin geldiğini ise Mamak sakinleri gayet iyi biliyor. Eh, bu ziyaretlerin ne ziyaretleri olduğunu söylemeye gerek yok tabii… Diyecektim ki vazgeçtim… Çünkü bu sık ziyaretleri Forta gibi yoldaşların Levonun işbirlikçiliğne kanıt gibi sunabileceği aklıma geldi. Bu sık ziyaretlerin Ekmekçiyan’ı şu ya da bu yolla; kaba işkenceyle ya da psikolojik yöntemlerle; kimyasal metotlarla veya fiziksel metotlarla; güller çiçekler ikram ederek veya zehir zemberekler saçarak çökertmeye, çözmeye, teslim almaya yönelik olduğunu belirtmem gerek.

Sorgu, Levon’un yaralı haliyle yapılmış. Yani fizik direnme gücünün en zayıf olduğu bir sırada ve pek tabii ki kesin bir tecrit, yalnızlık, başka insanların destek ve dayanışmasından mahrumiyet koşullarında…

Bunlara Hatspanian’ın söylediği şu sözler de ilave edilmelidir: ABD’den getirildiği gizli tutulan 4 ayrı “sorgulama uzmanı” tarafından 2 ay boyunca günde 24 saat özel haplar ve damardan şırıngalanan değişik kimyasal ilaçların denenip-kullanıldığı insanlıkdışı bir işkence laboratuarının iğrenç tezgahından geçirilen Levon’un, sofistike elektronik aletler ve yalan makinesine bağlı halde bir kobay muamelesine maruz kalıp, ruhen fena halde hırpalandığı gerçeği…

Hastpanian bunun çok gizli bir devlet sırrı olarak “Özel Harp Dairesi” dosyalarında bile, en “TOP SECRET” statüyle saklanmış olduğunu söylüyor. Yazarın bu sözleri neye dayandırdığı açık olmadığı için burda söylenenleri yüzde yüz doğru kabul edemeyiz.. Fakat ihtimal dışı olmadığını; kobay muamelesine tabi tutulduğunu ve ruhen fena halde hırpalandığını bilmek için alim olmak gerekmiyor. Öte yandan yazarın söylediği şu sözler çarpıcı bir gerçeğe vurgu yapıyor:

<<7 Ağustos 1982 Esenboğa saldırısı sanığı Levon Ekmekçiyan tek celsede ölüm cezasına çarptırıldı ve mahkemeye yurtdışından herhangi bir yakını, gazeteci, hukukçu veya insan hakları savunuculuğu yapan gözlemcinin katılmasına izin verilmedi. "T.C." tarihinde TEK CELSELİ kaç tane mahkeme olmuştur sorusunu araştırmacılara bırakıp, 7 Ağustos'tan 29 Ocağa kadar topu topu 5,5 ay "canlı" kalmış bir insanın, 3 ay MİT, 2 ay da CIA sorgulama (siz buna işkence de diyebilirsiniz) uzmanları tarafından "yaşayan bir ölüye" çevrilmesi gerçeği, sanırım eşine rastlanan birşey değildir. Tercümanlığını yapan şahsın, çeyrek yüzyıldan beri MİT'e çalışan aşağılık bir aylıkçı olduğu cemaatte yediden yetmişe her Ermeni tarafından bilinen Dikran Kevorkyan olması ve onun da eline verilen rolü iyi ezberlemiş olduğunu "sahiplerine" gösterme çabalarındaki kusursuzluk koşullarında sahnelenen bu "tek perdelik" oyunun ne kadar ilkel olduğunu belirtmeye gerek olmadığı açık ve anlaşılırdır. "Tek celselik" mahkemede olayla ilgili sunulan adli inceleme ve otopsi raporlarında, ASALA üyesi gençlerin kullandığı silahlardan kim ya da kimlerin zarar görmüş olduğuyla ilgili bilgilerin dahi kaydedilip, açıklanması gerektiğine bile gerek görmemiş olan hakimler, daha önce yazılıp ellerine verilmiş olan idam kararını "oldu da bitti maşallah" usulü "devlet ve milletimize hayırlı olsun" hesabı, faşist cunta generallerine "emrinize amadeyiz" diye sadece okumakla yetinmiş ve böylece "T.C." hak ve hukukunun tüm gereklerini yerine getirmişlerdi. Oysa, basında "Esenboğa Katliamı" olarak adlandırılan olayın mağduru ölü ve yaralı tüm insanlar, 'devlet güvenlik güçleri' diye tanımlananların silahlarından çıkan kurşunlarla da kurşunlanmış, yani aynı "şanlı Türk ordusunda" katledilen binlerce genç insan gibi pekâlâ bir "eğitim zaiyatına" da uğramış olabilirlerdi, değil mi ?>> (altlarını en çizdim – s. e.)

Önce son cümleden başlayalım: Sarkis yoldaş olayda ölen ve yaralananların pekala devlet güvenlik güçleri tarafından da vurulmuş olabileceği ihtimalinden sözediyor. Ben bunun ihtimal olmaktan ziyade böyle olduğu kanaatındayım. Çünkü salonda katliam yapmak kastıyla hareket etselerdi ölü sayısı fazla olurdu ve böyle bir intihar eyleminde Ekmekçiyan sağ yakalanmazdı. Vurulanlar, dışardan salonu yaylım ateşine tutan güvenlik kuvvetlerinin rasgele ateşiyle vuruldu. Öte yandan mahkeme kararında inceleme ve otopsi raporlarına atıfta bulunulmaması ve tek celselik mahkemeyle apar topar karar verilip işin oldu bittiye getirilmesi de son derece manidardır. Hazır, sanık ”itiraf” etmişken, otopsi raporları kesin kanıtlarla sanığın suçunu teyid ediyorken işi aceleye getirip tek celsede idam kararı almak ve kısa süre sonra da bunu alelacele uygulamak aculluğu neye delalet eder acaba? Kedi gibi pisliğini örtmeye delalet eder. Tipik suçlu davranışı…Yazarın tek perdelik oyun olarak nitelendirdiği bu acı oyunda Ekmekçiyanın suçludan ziyade kurban olduğu görülüyor… Haa evet T. C.’nin Başbakanı’na eylem yapmaya cüret etme suçu mu? Vallahi o suçu ben kabul etmiyorum. Bülent Ulusu, Kenan Evren ve öteki cuntacılardan herhangi birine o karanlık, zulüm dolu acı yıllarda ”halk adına idam cezası uygulayacak babayiğidin” önünde şapkamı çıkarırdım… Levon Ekmekçiyan ve Zohrap Sarkisyan buna cesaret ettiler ve bu uğurda canlarını verdiler; toprakları bol, anıları baki kalsın…

Ölüm cezasına çarptırıldığı tek celselik mahkemeye yurtdışından herhangi bir yakını, gazeteci, hukukçu veya insan hakları savunuculuğu yapan gözlemcinin katılmasına izin verilmemesinin ülkenin bağımsızlığıyla, hukukun üstünlüğüyle alakası bulunduğunu söyleyecek birileri çıkar mı? Çıkar. Bundan kuşkum yok. Ama sağduyu sahibi insanlar bunun nedenlerini sorgulamak, bu türden basit açıklamalarla aldatılmalarına izin vermemek zorundadırlar.

Olayın gerçekleştiği tarihte, yüz civarında arkadaşla askeri cezaevindeki isyan nedeniyle verilen cezalarımızın infazı için hapiste yattığımız Elazığ Cezaevinde firar olmuş; arkasından uzun bir süre daracık bir bölmeye balık istifi yığılı halde tutulmuş, sonra da yeniden yapılan ve birbirlerinden daha sıkı tecrit edilen hücrelere tıkılmıştık. O yılın sonuna doğru da bir not iletisi yüzünden 1800 Evler işkence merkezine sorguya götürülmüş, bir aydan fazla bir süre orda sorguda tutulmuştum. Cezaevine döndüğümde o tecrit hali halen devam ediyordu. Dışardan haber alamıyorduk. Bu nedenle o tarihte Ekmekçiyan olayıyla ilgili devlet kaynaklı bilgileri bile yarım yamalak duyabiliyorduk. Yazarın açıkladığı gibi kamuoyu “Made in Faşist Cunta” damgalı gerçek dışı bilgiler ile dezinformasyon bombardımanına tabi tutulmuştur. Bu dezinformasyon konusunda bugüne kadar ciddi bir eleştiri çabasına girişilmemiştir. Ermeni kamuoyunca bilinen gerçekler Türk halkı başta olmak üzere, özellikle müslüman halklardan gizli tutulmuştur.

Yazar bu gerçeği çarpıcı bir örnekle şöyle anlatıyor:

“O yıllarda, Güneş Gazetesi’nin sıkıyönetim muhabiri olarak bir çok kez röportaj yapmaya gittiğim Mamak Askeri Cezaevi’ndeki tutukluların durumunu çok iyi biliyorum. Cüneyt abi (Arcayürek), Güneş Gazetesi’nin Ankara Temsilcisiydi. Esenboğa Havalimanı’nı bombalamaktan idama mahkum edilen Ermeni kökenli Levon Ekmekçiyan’la gazetecilerin röportaj yapmalarına izin veriliyordu. Gazetelerde, Levon Ekmekçiyan’ın kendini idamdan kurtulmak için Kenan Evren’e yalvarıp yakaran küçültücü ifadelerine yer veriliyordu. Ben, röportajda, böyle ifadelere çanak tutan sorular sormadım. İki günlük röportajın ilk bölümü gazetede çıktı, ikincisi yayımlanmadı. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergun, röportajı “fazla insani” bulmuştu. İkinci bölüm de yayınlanırsa beni gözaltına aldıracağını bildirmiş. Cüneyt abi, beni korumak için, haberim olmadan ikinci bölümü yayından çekmişti.”

O günlerde “fazla insani” bulunan öğeler bir Ermeni için çok görülüyordu ve böyle birşeyin insanlara ulaştırılması sakıncalı olduğundan engelleniyordu da, sözkonusu değerler, ’12 eylül idamları’ hakkında çok yıllar sonra bile yazılıp-yayınlanmış kitaplarda dahi her nedense “unutuluyordu” işte!… >>

Bu gazetecinin kimliğini yazar maalesef yazmamış. 12 Eylül rejiminin en eylülist gazetelerinden biri olan bir gazetenin, üstelik de sıkıyönetim muhabiri olan röportajcısı bile gazetelerde Ekmekçiyan adına yayınlanan küçültücü yalvarıp yakarmalara şüpheyle bakıyor ve bu ifadelere çanak tutan sorular sorulduğunu ifade ederek, bu tür sorularla bu tür cevapların peşinen istendiğini ve Ekmekçiyanın da kendisine belletildiği için ya da başka nedenlerle istenen cevapları verdiğini ima ediyor. Yani bu ifadelere itibar etmeyin, hepsi düzmecedir demeye getiriyor. Öte yandan kendisi bu tür ifadelere çanak tutan sorular sormadığı; bu nedenle röportajı biraz fazla insani kaldığı için gözaltına alınmakla tehdit ediliyor ve yazısı genel yayın yönetmeni ”Cüneyt abi” tarafından hem muhabirin hem gazetenin selameti bakımından sansüre uğruyor; yayınlanmıyor. İyi mi?

Ona siz karar verin ve bu arada bir ”sıkıyönetim muhabiri”nin bile itibar etmediği bu itirafnamelere, yalvarıp yakarmalara anlı şanlı Bülent Forta ağabeylerin neden kuşkuyla bakmadıklarını; bunca yıldan sonra bile neden hala itibar ettiklerini de biraz düşünün.

Yazarın yazısını izlemeye devam edelim:

”Levon’la ilgili “fazla insani” bir makale de, onunla aynı dönemde aynı mahpusanenin bir başka blokunda tutuklu

olarak bulunmuş Sevda KURAN-AKDAĞ adlı bir bayan 2010 Haziranında yazıvermiş. Bu yazıda “T.C.”nin, özellikle de “solcu” insanların bilinçaltını ne kadar örselemiş olduğunu gösteren örneklerin çok olması nedeniyle, ‘farkedilmeyen’ bu olguların bilinçüstüne çıkarılmasına faydalı olmasını dilediğim sözkonusu yazının önemli olduğunu sandığım bazı bölümlerinden alıntılar sunuyorum. Bana mahpusanede basılı olarak ulaştırılmış bu yazının nerede yayınlanmış olduğunu bilmediğim için de, eksik bilgiyi referans olarak sunamıyor, okuyanların affına sığınıyorum.”

Yazarın blok metin halinde verdiği yazıyı ben kısmen ve parça parça, gerektiği bölümleriyle vereceğim. Sevda Kuran – Akdağ, Mamak Cezaevi havalandırmasını şöyle yazıyor:

”Havaladırmanın adı havalandırma! 24 saat dayağın, falakanın, kurt köpekleri eşliğinde sürdürülen zulmün şiddeti sayımlarda ve havalandırmada doruğa çıkardı. ERKEKLER KURALLARA UYDUKLARI İÇİN ZULÜM GÖRÜRLERDİ, A BLOK KIZLARI KURALLARA UYMADIKLARI İÇİN. Arada çok fazla bir fark yoktu. ”

Şimdi burada kısaca duralım 24 saat dayak, falaka ve kurt köpekleri eşliğinde zulüm estiren cunta bunların şiddetini sayımlarda ve havalandırmalarda doruğa çıkarırken A Blok Kızları yine de kurallara uymuyorlar; erkekler ise uymalarına rağmen dayaktan kurtulamıyorlar! Peki bu erkeklerin Levon Ekmekçiyan’a laf etme hakları var mıdır? Kendileri kurallara uyar, sayımlarda tekmil verir, cuntanın küçültücü, aşağılayıcı uygulamalarına direnmeden baş eğerken; yalnız başına bir adamın ”vaadlere kanıp itiraflar” vermesini nasıl bahse konu edinebiliyorlar.

Kaldı ki bu adamın öyle çözüldüğü falan da hikaye. Bunu bilebilecek tek kesim, onun mücadele yoldaşlarıdır, örgütüdür. ASALA, bu ”şehidine” sahip çıkarken size ne oluyor? Siz onun çözülüp çözülmediğini, itiraf yapıp yapmadığını, insan, malzeme, adres verip vermediğini sadece MİT açıklamalarıyla ”biliyorsunuz”. Oysa bu MİT Fransa’da, Atina’da kimleri vurduğunu, kimlere pusu kurduğunu, hangi heykellere bomba yerleştirdiğini utanmadan, sıkılmadan açıklarken Ekmekçiyanın verdiği tek isimden bahsetmiyor. Bunlar gidip İsraillilere yalakalık yapıyor, zaten Filistin halkıyla dayanışma içinde olan ve Filistinli örgütlerle beraber İsraile karşı savaşan ASALA’ya karşı İsrailin desteğini alarak bazı operasyonlar yapıyorlar; ama kimi vurduklarını, nerede ne eylem yaptıklarını kendileri de bilmiyor. İsrail bunların elini tutuyor, sırtlarını sıvazlıyor, yanaklarını okşuyor ”haydi çocuğum, düşmanın şu” diye birilerini işaret ediyor ve ellerini kirletmeden bunlara cinayet işletiyor; öldürülenlerin ASALA militanı olup olmadığı da belli değil. İşleri bitince de ceplerine biraz harçlık, geri Milli Güvenlik Kurulunun huzurlarına gönderiyorlar. Tabii Kenan Evren’e selamlarını esirgemeden. Hikaye bu. Yoksa Ekmekçiyandan bir tek bir isim bile almış değiller. Almış olsalardı önce Ankara içindeki bağlantılara ulaşırlardı. Bu bağlantılara ulaşamadıkları anlaşılıyor.

Öyle ama, her nedense bizim devrimci dostlarımızın bir kısmı Levon Ekmekçiyanın öttüğü ve itiraf ettiği palavrasına sorgusuz sualsiz, peşinen inanmış görünüyorlar. Sebep? Kendi zayıflıkları, kendi gevşeklikleri, dirençsizlikleri olmasın sakın?

Direnememiş olmak, zaaf göstermek bir kusur ve ayıptır; sadece kınanabilir; ama suç değil. İnsanları bu hususta yargılamak doğru olmaz; ama bu durumdaki kimselerin herkesi kendileri gibi zannedip; kendilerinde kınamadıkları zaafları başkalarında eleştirmeleri çirkin oluyor. Seslerini kesip, ileri geri laf etmeseler daha iyi.

Adı Levon Ekmekçiyan’dı. 12 Eylül Cunta’sı için bir hain Ermeni, bir idamlıkdı. Havalandırmaya yapayalnız çıkarılan Ekmekçiyan´ın saçları hep muntazam taralı, duruşu, yürüyüşü bir film yıldızı gibiydi. Cok yakışıklıydı. Öyle aman aman volta atmazdı. Bir iki yürür sonra havalandırma kapısına yakın bir yerde, duvarın dibinde, yüzü hafiften duvara dönük sigarasını içerdi. Boynu hep bükükdü. Başını öne eğdi mi utangaç, çocuk, mahçup Ekmekçiyan olurdu>>

Sevda Kuranın yazdıklarını Sarkis yoldaş kendi yönünden değerlendirmiş; ben de kendi açımdan inceleyeceğim. Havalandırmaya tek başına çıkarılan tek idam hükümlüsü Ekmekçiyan mıydı bunu yazar açıklamamış. Ama Ekmekçiyan’ın o koca hapishanede hücresinde, havalandırmada, ruhlarda, gönüllerde, duygularda hep tek başına, hep yapayalnız olduğu; cezaevinin gerek ”kurallara uydukları için dayak yiyen erkekleri”, gerekse ”uymadıkları için dayak yiyen kızları” tarafından adeta kafese konmuş bir Afrika aslanı gibi merakla gözetlendiği; ama onun ötesinde bir ilgi görmediği anlaşılıyor. Aslana işkence etmiyorlarmış! Bir de etselerdi ya! Yarın öbürgün asacakları kesin olan adamı işkenceden tanınmaz hale getirip el aleme karşı rezil mi edecekler kendilerini? Yok canım; o kadar enayi değildirler. Edeceklerini zaten etmişler; yanına sinek bile sokmuyorlar; siz bile pencerelerinizden gizli gizli bakmakla yetiniyorsunuz; bir dostu, avukatı, güvenebileceği bir kimseyi, akrabasını gördüğü yok. Üstelik adamlar ”iyilik” ederken, ”yumuşak” davranırken bile tahayyül edemeyeceğiniz bir aşağılamayla işkence ediyorlar. Sopa sallayıp, köpek saldırtmamaları o kişinin 24 saat işkence halinde olduğu gerçeğini ortadan kaldırır mı? Bunlara bir de dalga geçer gibi bir gün af vaadi, kurtulma ümidi verip, birgün sırıtarak esrarengiz havalara giren, başka bir gün başka bir ince numara ile yaralı aslanı habire tedirgin eden uzmanlaşmış işkencecilerin öbür muamelelerini ekleyin; tablo tamamlanacaktır. Yanılıyorsunuz Sevda hanım, Levon Ekmekçiyan, orda, o cezaevinde hepinizden, kurallara uyan erkeklerden de, uymayan kızlardan da daha fazla manevi işkence edilen tek kişidir. Bunu farketmemeniz üzücü bir şey.

Elbiseler konusunda yaptığınız tahminde de az önceki gözleminiz kadar çok özensiz ve yüzeyselsiniz. Giydiği elbiseleri mahkemede nedamet getirip pişmanlığını ilan ettiği için cuntanın hediye edebileceğini düşünüyorsunuz. Ama yüreğinizin bir yerlerinde bir acaba sorusu kaldığı için belki diyor, bilemiyorum diyor; fazla yorum yapmıyorsunuz. Siz o acaba sorusu ve bilmiyorumun üzerinde durun. Sizi gerçeğe yaklaştıracaklardır. Ama sözlerinizde aynen Bülent Forta’da olduğu gibi tek kesin olduğunuz, tek emin konuştuğunuz hükmü baştanbaşa yeniden değerlendirmenizi öneririm. Yani Ekmekçiyanın mahkemede nedamet gösterip, pişmanlık getirdiği konusundaki kesin kanaatinizi.

Bunu böyle bir ihtimali hepten dışlayarak söylemiyorum; yani gerçekten de Ekmekçiyan o sözleri söylemiş; daha doğrusu kendisi tuzağa düşüp o sözleri sarfetmiş olabilir. Ama tuzağa düşen avdır; kurbandır; tuzağa düşmesinden dolayı onu kınamanın ne anlamı var? Zaten farkında olsa, tehlikeyi sezse o tuzağa düşmeyecektir. Kaldı ki işin gerçeğini bilmiyoruz. Gencecik, acemi, tecrübesiz bir insanı havaalanındaki katliamın sorumlusunun kendisi olduğuna inandırıp onun acı çekmesini sağlayarak pişmanlığını elde etmek ABD’den ve İsrail’den eğitimli uzman sorgucular için imkansız bir şey mi?

Ekmekçiyanın saçlarının hep muntazam taralı, duruşu ve yürüyüşünün film yıldızı gibi olduğunu söylüyorsunuz. Bu, pek de pişman birinin görüntüsüne uymuyor. Bu gözleminiz Ekmekçiyanın pişman olmuş bir nadim değil; o koşullarda bile dosta düşmana karşı dik görünmek isteyen bir kimse olduğunu gösteriyor.

Havalandırmada bir iki yürüdükten sonra duvar kenarına büzülmesi de bir yandan ben ayaktayım mesajı veren ama bir yandan da yapayalnız olduğunun farkında olan bir ruh halini yansıtıyor. Duvar dibine çöküp yüzünü duvara yarım dönmesi de siz seyredenlerden bir işaret, bir selam, bir haber beklediğini ama bunda pek de umutlu olmadığını yansıtıyor.

Tabii bunlar benim yorumum. Aynı tablodan siz daha farklı bir sonuç çıkarıyorsunuz. diyorsunuz.

Mahkemelerdeki nedamet, utanç, özür, pişmanlık konusunda Mamaklıların hepsi mi bu kadar eminler ve bu kesinlik nerden geliyor bilmiyorum. Ama şunu söylememe müsaade edin: Ekmekçiyan gerçekten de mahkemelerde utanç, özür, pişmanlık, nedamet sayılacak tutumlara girdiyse bile sizlere bunu temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp öne sürmek düşmez; Ekmekçiyan davası sürdüğü sırada onu kafesteki şaşkın ve yaralı yabani aslanı izleyip gözetlemeler yapmaktan başka ne yaptığınızı sorgulamak düşer. Bir de laf aramızda ama filan değerli yoldaşın karakolda nasıl da birazcık şaşırıp mahkemede düzeltmesine, falan önderin havalandırmada nasıl kurallara uyup da şimdi basında yüksek perdeden ahkam kesmesine karşı anlayışlı ve hoşgörülü olduğunuz kadar Ekmekçiyana karşı da toleranslı olmayı denemek düşer. T. C. zaten yargılamış, katliamcı olduğunu ilan etmiş, hatta bununla yetinmeyip bir de kendisine ”itiraf” (?) ettirmiş; bari adamı siz mezarında rahat bırakın; bir de siz yargılamayın.

”O bir Ermeni dölü haindi. Bizler Türk, Kürt dölü hainlerdik. O bizim yaşadığımız zulüme tanıklık ederken, biz de onun mahçupluğuna, ‘giderayak‘ utancına tanıklık ediyorduk” derken de aynı önyargılı değerlendirmeyi; Ekmekçiyan’ın ölüme ”mahçup ve utangaç” gittiği değerlendirmesini yapıyorsunuz. Bülent Forta nasıl Levon’un ”şaşkınlık” içinde idama gittiğine tanık olmuşsa siz de ”mahçup” gittiğine tanıklık ediyorsunuz. Siz nasıl tanıklarsınız? Siz tarihe tanıklık ederken neden bu kadar sığ, yüzeysel ve sorumsuzsunuz? Havalandırmada tek başına utangaç, sıkılgan, endişeli, huzursuz, üzgün bir şekilde gezinen Hacı Ömer yoldaş idam edilseydi; siz arkasından Hacı Ömer ölüme üzgün, mahçup, endişeli gitti mi diyecektiniz? Havalandırmada nasıl gezebilirdi o insan? O koşullarda başı dik, alnı rüzgarlarda, yumrukları havalarda sloganlar, marşlar atmadı diye Hacı Ömer yoldaşı kınayacakmıydınız?

Ama bir olaya hem de önemli bir olaya, utanılası bir davranışa, Ekmekçiyanın idamını sessiz sedasız onaylama ayıbına dürüstçe tanıklık ettiğinizi görmek sevindirici. Şöyle yazıyorsunuz:

”A-2’de nadiren yaşanan sessiz bir gecenin bitimine henüz varken telsiz sesleri, çok hafiften duyulan ayak sesleri ve zincir şakırtısı ile uyanıyoruz. Koğuş nöbetçi arkadaşımız parmağını dudaklarına götürüp sssttt diye sessiz olmamız için uyarırken başını kapıya dayayıp koridordan gelen sesleri ayırdetmeye çalışıyor. Bütün koğuş ayaktadır şimdi. Dışarıdakilerin alabildiğine sessiz olmaya çalışmaları komik geliyor bana. Normalde ayaklarının ‘’rap rap’’larıyla ve ‘’her türk asker doğar’’, ‘’ yıldırımlar yaratan bir ırkın…‘’ haykırışlarıyla kulakları sağır edip terör estirirken şimdi iki arada bir derede suç işlercesine sessiz olmaya çalışmaları gerçekten traji-komikti. Ama boynu birazdan yağlı urgana teslim edilecek olan idamlığın zincirlerinin şakırtısına mani olamıyorlardı. Herhalde akıllarına onu kucaklarında taşımak gelmemişti. Kucakda ölüme taşımak…Az yapmadıkları bir iş miydi ki ?

Mamak’da idamlar farkedildiğinde tutsaklar hep protestolarla, sloganlarla, anma törenleri, şiirler ve marşlarla uğurlarlardı gideni. Ve sabah koğuş hoperlorundan verilen radyonun ilk haberi ona aitti. Sessiz ve tepkisiz karşıladık. Bunun nedeni onun mahkemelerde idam cezasından kurtulmak için habire cuntadan özür dileyip pişmanlığını anlatması mıydı yoksa uzak çok uzak bir halkın çocuğu olması mıydı bilmiyorum. Sabah haberi duyduğumda değil ama gecenin 03.00’ünde zincir şakırtılarını duyduğumda o bulutlara sonsuz bakışlar gönderip sonra başını mahçup öne eğen A Blok ‘’idamlık’’ı geliyor aklıma.

İşlenen suça karşılık kısasa kısasdı. İntikam acı ve ‘’yasal’’ olacaktı. Mamak’da bunun içindi. Ceza vermeye yönelik değildi. Bir nesilin IMHASI hedeflenmişti. Ama Ekmekçiyan bir başka hesaplaşmanın kurbanıydı. Gözlerimi kapatıyorum. Sonra sessizliğe, tepkisizliğe inat Ekmekçiyan’ı kırık boynu, soluksuz bedeni ile kucağıma alıp ağlıyorum.”

İdamlar farkedildiğinde ipe gideni protestolarla, sloganlarla, anma törenleri, şiirler ve marşlarla uğurlayan Mamak tutukluları

Ekmekçiyan’ın idamını sessiz ve tepkisiz karşılamış. Neden? Farketmemişler mi? Hayır. Tam tersine A – 2’de ender yaşanan

sessiz bir gecenin şafağında telsiz sesleri, ayak sesleri ve idama giden Ekmekçiyan’ın zincir şakırtılarıyla uyanmışlar; sabahleyin de koğuş hoperlörlerinden verilen radyo haberinden iyice emin olmuşlar. Ama tıss yok!

Neden? İdama giden faşistlerin arkasında bile protesto eden tutuklular; Ekmekçiyan’ın idamını sessizlik ve tepkisizlikle neden onayladılar? Bunun cevabını yazar bilmiyor. Aklına iki ihtimal geliyor: a- mahkemelerde idam cezasından kurtulmak için habire cuntadan özür dileyip pişmanlığını anlatması… Oysa Ekmekçiyanın mahkemelere değil; sadece bir tek bir mahkemeye, idam kararı verilen tek celselik o ilk mahkemeye çıktığını; başka da mahkeme edilmediğini; o mahkemeye yakınlarının, yabancı basının, insan hakları kuruluşlarının alınmadığını biliyoruz. Yani adamın mahkemede gerçekten pişmanlık gösterip göstermediği de belli değil. Tercümana, önceden ezberletilen ifadeleri söylettirmedikleri, Ekmekçiyana da sanki kendi ifadelerini alıyorlarmış gibi davranmadıkları ne malum… Adam nasıl olsa Türkçe bilmiyor; aksini iddia edecek bir tanık da yok… Kaldı ki bu nedamet olayı olsa bile sırf bu nedenle tepkisiz kalındığını sanmıyorum. Yazar bile bu özürü çok geçerli bulmamış ki ikinci bir ihtimalden sözediyor: b- uzak, çok uzak bir halkın çocuğu olması… Çok enteresan! Ermeni halkını Harputlu bir Kürt kızının uzak, çok uzak bir halk olarak nitelendirmesi…

Uzak halk sözcükleri birşeyi kanıtlıyor: Ermeni halkının Türk ve Kürt halkına ne kadar uzaklaştırıldığını, yabancılaştırıldığını, düşmanlaştırıldığını, ötekileştirildiğini gösteriyor. 3 bin yıllık komşusu bir halkı Kürtler çok uzak bir halk olarak görebilir mi? Ama görüyor demek ki. Yakın ve kardeş halka gelince onunla tasada ve kıvançta etle tırnak gibi bir ve bütün olduğunu düşünüyor. O halkın bu uzak halka karşı işlediği veya işlenmesine göz yumduğu, sessiz kaldığı, işlenmesinden fayda elde ettiği soykırım suçunu da böylece kabullenmiş oluyor.

Bu normal değildir. Bu tutum ırkçı – tırkçı – turancı zihniyetin halklarımıza yüzyıldır empoze ettiği Türk şövenizmidir; terkedilmelidir.

Ekmekçiyan hangi hesaplaşmanın, kimin kiminle hesaplaşmasının kurbanı acaba? Bunu, böyle yazan yazara sormalı. Ekmekçiyan öteki devrimci idam mahkumları ne kadar kurbansa o kadar kurbandır; onlar hangi hesaplaşmanın kurbanıysalar, o da aynı hesaplaşmanın kurbanıdır: Faşizme, ırkçılığa, şövenizme, sömürüye karşı halkın özgürlük ve sosyalizm davasının kurbanı.

********

Devam edecek…
12:03:2011

Diğer Başlıklar

KÜBA DİRENİYOR!

Küba Direnmeye Devam Ediyor Geçtiğimiz Haziran ayında Küba’daki gösteriler Emperyalist cepheyi umutlandırırken, Küba daki iktidar …

KAPİTALİST BARBARLIĜIN MEZAR KORKUSU! NECATİ GÜLER

Fabrikalar Tarlalar Siyasi iktida Her Şey Emeğin Olacak Şiarın yaratıcısı ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu …

ŞİRİN CEMGİL’İN VE ÖMER KIRAL’IN ANISINA! NECATİ GÜLER

Solcu monologlar Ekranda Şirin Cemgil’i görüyorum. Almanya ya ilk geldiĝim yıl bir dostumla birlikte evine …

DEVRİMCİ VE DEMOKRATİK KAMUOYUNA!

Devrimci ve demokratik kamuoyuna; Avrupa Demokratik Güç Birliğimizin bileşeni olan Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) …