Pazartesi , 26 Eylül 2022
Home / Kültür Sanat / MASAL BU YA….. / Kemal Bilget

MASAL BU YA….. / Kemal Bilget

MASAL BU YA…..

Eskiden, çooook eskidenmiş. Taaa Sinan’ın Simon olduğu zamanlarmış. Sinan Simon iken de aynı insanmış ve aynı şekilde mahirmiş. Elinden her iş gelirmiş. Ve bizim bu Simon çok zeki birisiymiş.
O öz be öz Anadoluluymuş. Dünyanın en değerli coğrafyalarından birisi olan bu bizim Anadolu’nun tam göbeğindenmiş. Simon, çocukluğunu ve gençliğini Anadolu’ nun göğe en yakın dağının eteklerinde geçirmiş.
O ulu Erciyes’e, o görkemli lav yığınlarından oluşmuş dağa baka baka kararını vermiş olmalı bizim Simon.. Nasıl yerin en derinliklerinden yeryüzüne çıkmak için kendine yol bulduysa o sıcak gazlar, alevler ve lavlar; Simon’da benzer biçimde kırmış kabuğunu. O görkemli ve kalıcı dağa özenmiş anlaşılan.
O büyük ustanın doğup büyüdüğü Ağrianos (Ağırnas) köyünden hep Erciyes dağına baka baka hayaller kurduğundan hiç kimseler şüphe edemezler. Dağa hep doğudan bakmış önceleri. Sonra kuzeyinden ve batısından….Güneyine İstanbul dönüşü yolu düşmüş ancak.
İkisi (Simon ve Erciyes) iki eski dost olarak oturup konuşmuşlar. Erciyes kendi yaşamını anlatmış dostuna, Simon ise nasıl SİNAN olduğunu. Haa birde yeniçeri ocağında ve savaş meydanlarında geçen günlerinden söz etmiş azıcık çocukluk arkadaşına. Fakat en çok Simon’un ölümsüzlük hayallerinden konuşmuşlar.
Çünkü Simon bilmekteymiş ki; arkadaşı zamana direnebilen güzeller arasındadır. Yaa kendisi…! Ya üç günlük ömrü…! Evrende bir toz zerreciği bile değilken….! Zamana Erciyes gibi meydan okumak haaaa! Hem de azametle…. Üstelik eskimeyen bir güzellik içerisinde… Eşşiz ve benzersiz olmak… Tıpkı çocukluk arkadaşı gibi.
Hasılı, bizimkiler eşsiz ve benzersiz güzellikler üzerine konuşmuşlar ha konuşmuşlar. Taaaa o zamanki konuşmanın ayrıntılarına girmek zamanı değil şimdi. Özeti ise şu: Erciyes’e öykünmeğe karar vermiş bizim Simon. Dağla konuşa konuşa dağ gibi hayelleri olan birisi olup çıkmış sonunda.
Başlamış Erciyes ve onun gibi başka dağların taşlarına can vermeğe. Taşa can verince, o koca koca kaya paçalarına o eşşiz emeğiyle güzellikler katınca yüzyıllara meydan okuyacağının ayırdındaymış bizimkisi. Hep düşünerek çalışmış. Üstelik inceden ince… Ama hep sabırlı bir sabırsızlık içerisindeymiş. Zamanla yarışta hiç yenilmemiş.
Yılın her bir günü için birer eser yaratıp bırakmış arkasında. Bu 365 eser içerisinde neler neler yokmuş ki! Camiler, okullar, hastahaneler, saraylar, hanlar , hamamlar , köprüler…. say say bitmez.
Ama bizim bu masaldaki derdimiz hanlar hamamlar falan değil. Onun yarattığı güzellikleri anlatmak ise alanımıza girmiyor.. Asıl söylemek istediğimiz başka.
Geçerken bir ara not daha yazalım: O büyük usta ÇOCUKLARINI (eserlerini) ve ŞAKİRTLERİNİ (yetiştirdiği ustalarını) çok severmiş..

TARİHİN TANIĞI

İşte o büyük ustanın her bir eseri kadar çok sevdiği ŞAKİRT lerinden birisi varmışki, o şakirt, şakirtler içerisinde büyük usta için özel birisiymiş. Baş şakirtmiş diyelim. Ustanın en çok güvendiği ve yerine vekil bıraktığı mimarmış.
Sinan’ın baş çırağı bir tarihte, yani Sinan’dan epeyce sonra şu İstanbul’un ortasında bulunan , ortaçağdan kalan ve dimdik ayakta durmakta olan BOZDOĞAN (Valens) su kemerinin onarımını üstlenmiş.
Onarıma Fatih camisi tarafından başlanmış. Onarım sırasında o İstanbul’un nadide gerdanlığına hakettiği özen gösterilmiş elbette.. Çalışmalar ilerlemiş. Hani Aksaray yönünden gelip Haşim İşcan geçidini geçince en sağdan Unkapanı’na doğru giden dar yol şeridi vardır ya, o dar şeridin sağındaki büyük taşıyıcı sütuna gelmiş onarılma sırası.
Zaman akşam üzeriymiş. Tüm ustalar ve işçiler evlerinin yolunu tutalı epeyce olmuşmuş. Baş mimar ( Sinan değil haaaaa! Baş şakirt) iş başından ayrılamamış bir türlü. Oturmuş kemerin taaa en üstüne; dönmüş yüzünü Marmara’ya ve kendi kendine soruyormuş: Acaba bendeki bu iç sıkıntısı niye diye. Çok düşünmüş. Derinlere dalmış. Taaa çocukluk yıllarına uzanmış. Ustasını anmış. Kendisine o ünlü ustadan gelen selamın ilk ulaştığı güne gitmiş. Kayseri’den ilk ayrılışında nasıl da çok ağladığını anımsamış. Hasılı bizim bu öteki usta dalmış derin düşüncelere.
Usta ne daldığı derin düşüncelerinin içerisinden çıkabilmiş; ne de iç sıkıntısından kurtulabilmiş. Bozdoğan su kemerinin Vefa yanında ve en tepesinde, yeni konmuş kocaman bir taş gibi öylece kalakalmış. Gözleri kapalı, iç sıkıntısının nedeni veya nedenleri konusunda kafa yormaktaymış. Yeri ve zamanı bile unutmuş bir haldeymiş.
Marmara’dan esen lodos durağanlığı ilk bozan olmuş. Soğuk iliklerine işleyen mimar; yerinden kalkmış. İskeleden bir alta sarkmış. İlk ara boşluğa sığınmış. O daha kuytu köşesine oturur oturmaz karşısına süt beyazı bir martı gelip konmuş. Ve üstelik o süt beyazı martı başlamış bizim mimarla konuşmaya.
-Ben marti değilim demiş ilk.
Kapalı gözlerini açmış mimar. Martı falan yokmuş ortalarda. Ama kulaklarında “ben martı değilim “ sesleri hala yankılanmaktaymış. Sesin süt beyazı martıdan değil ama, süt beyazı bir kireç taşından geldiği düşüncesi ağır basmış. Neyse ne, deyip sormuş ortaya bizim mimar:
-Ne olursan ol! Kim olursan ol! Niye geldin yanıma ve bana ne söylemek istiyorsun? Diye.
– Ben Felek’im demiş martı kılıklı. Ve ardından eklemiş: Şu sıra gelecekle ilgilenmekte olduğumu da peşin peşin söyleyeyim. Biliyorum sense hep eskilerdesin. Zamanda anlaşırsak, azıcık konuşalım istiyorum. Sana anlatacaklarım var’ dedikten sonra o ses; “Konuşalım mı birazcık?” diye sormuş.
Bizim sıkıntılı mimarı almış bir başka sıkıntı.. Düşünmüş düşünmüş ve demiş ki;
-Ben mimarım. Sen martı mı, kireç taşı mı, yoksa felek mi her ne isen işte, beni bilmediğim deryalara daldırma.
Felek bu, elbet kendine söylenmek isteneni anlamış. Azıcık hülyalara daldıktan sonra başlamış konuşmaya.
-Bilesin dostum, ben ne birilerine kavun yediririm; ne de bir başkasına kelek. Kimilerine davul, ötekilerinede dümbelek çaldırmışlığım da yoktur. Sen beni beyaz martı bil. İstersen beyaz kireç taşı say. Bir ozanın telinde ezgiyim ben. Bebe dilinde ağıt, çocuk ağzında bir gülücük diye düşün beni dostum. Uzatmayayım tanışmamızı. Ben bana tanık derim. Evrenin tanığıyım ben. Evrendeki tüm yaşanmışlıkları bilir ve belleğime kaydederim. Tüm ezel bende kayıtlıdır. Sonrayı ise sonra kayda alacağım.
Lodostan korunup soğuğundan korunamayan mimar titrek bir of çekmiş sözün arasında. Felek isteneni anlamış.
-Kısa tutacağım sözlerimi, diye yeniden başlamış konuşmaya. Senden bir isteğim var Simon’nun yoldaşı. Şu oturduğumuz bedenin güney cephesinde gizli bir bölme aç. Bölmeyi ustalıkla açacağını biliyorum daaa, isteğimin bir özel yanı var: Ustalığını konuştur ve o gizli bölmeye öyle bir kapı yapki, o taşın kapı olduğunu kimsecikler anlamasınlar. En şiddetli depremlerde bile yerinden kıpırdamasın. İncelikli ve sağlam olsun. Böyle bir kapı yapabilir misin? Gizi ve gizlisi olan türünden hem de. “ He “ dersen bu isteğime, gizin gizlisinin nasıl olması gerektiğini o zaman açıklayacağım.
Mimar hiç düşünmeden;
-Olur demiş. Benim işim bu. İsteğin kolaymış. Bir SABIR TAŞI yap diyorsun bana. Yaparım. Ancak nedeni aklımı kurcaladı. Açıkla lütfen! Sıkıntılarıma yenilerini ekleme ne olursun, demiş.
Felek almış sözü ve o da demiş ki;
-Sana martı kanadından bir tomar tüy vereceğim. Yapacağın o gizli bölmeye o martı tüylerini saklayacaksın. Yapacağın kapı YALANA DUYARLI bir kapı olmalı. Sözden anlayan diyelim
biz. Sonrasını sonra anlatacağım sana. Eğer zamanı geldiğinde bulamazsam seni, çocukların veya torunların – kaçıncı kuşak olursa olsunlar- dinleyecekler bu masalın sonrasını.
Felek, yani kendisine doğanın tanığı diyen sözünü bitirip gitmiş. Usta, tez elden Bozdoğan su kemerinin Aksaray üzerinden Marmara’ya bakan yüzüne zulasını yapmaya başlamış. Dolunayın şavkı bizim ustanın şansıymış. Sabaha kadar soluksuz çalışmış. Bir de kapak kondurmuş ki zulasına, o kapının anlatımı uzun sürer. Şu kadarını söyleyip geçelim: Bir gizemli noktası olan bir kapak / kapı yapmış bizim usta. Kapının alt ortasına bir delik açmış. Bir dikiş iğnesi geçebilecek kadar darmış bu giz noktası. Fakat zulanın içerisine ulaşmayan bir yol ve yolakmış ustanın yaptığı. Soğan zarı inceliğinde iç ve dış kapağı varmış. Hani sese duyarlı olması ıstenmiş ya ustadan, ondan dolayı böyle bir teknik kullanmışmış o usta. Fakat o kapı ”Açıl susam açıl” sözlerini ise hiç mi hiç anlamazmış.
……………………………………………………………………………………………………………………………..

LANAS ZAMANINDA PECER PEHLİVAN
Eskiden, çooookkk eskidenmiş…. Siz bırakın Mimar Simon zamanını, onun arkadaşı Erciyes dağının doğumundan epeyce sonralarmış zaman. Ama ne kadar zaman sonraymış, onu tam olarak bilen yokmuş. Ben diyeyim onbeş bin yıl öce, siz deyin yirmi bin yıl önceymiş. İşte taaa o zamanlar dünyada bir gazete varmış. Bu gazetenin adı ITLISIF imiş.
Bu ITLISIF gazetesi öyle bildiğiniz gazetelere benzemezmiş. Örnek: Herhangi bir konu veya kişi bu gazetenin sayfalarına bir girdi miiiiiii, dünya alemin diline düşermiş. Hiç kurtuluşu yokmuş.

Gel zaman git zaman derken, sözünü ettiğimiz gazete şekil değiştirmiş. Hatta adı bile değişmiş. Binlerce yıl adıyla sanıyla o gazeteyi yaşatan dünya insanlığı, zaman 2000 li yılları geçerken “ITLISIF” adını çöpe atmış. Onun yerini LANAS denen gazeteler almış.
Haberleşme alanındaki bu değişiklik ITLISIF’ ı hiç aratmamış. Öylesine etkiliymiş hasılı kelam bu yeni gazetede. Hem de öylesine etkiliymiş ki, değişiklik yol ve yöntemleri üretemeyen ve hatta her türlü değişime keçi inadı ne ki, taş kafa inadıyla direnenleri bile yumuşatabilmiş. Yumuşatmak ne söz; taaa içine alıp herkesleri sarıp sarmalamış.
İşte bu LANAS iletişim aleminin oldukça etkin olduğu yıllardan birinde, 2016 yılının 21 Ağustos gününde başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye’de bir haber yayılmış. Öyle ki, diğer şehirleri tam bilmiyoruz ama, bu haberi koca İstanbul’da duymayan kalmamış. Dolaşımdaki habere göre:
Dünya bilek güreşleri baş pehlivanı( olduğunu söyleyen) zat –ı muhteremler İstanbul şehrinin böyük muhtarını ziyarete gelecekmiş.
“Dünya baş pehlivanı Pecer geliyor” içerikli haberi duymayanlar kalmamış.
Uzatmayalım sözü. O gün, yani 21 Ağustos 2016 gününün öğlen sonuymuş. Saraçhane meydanı, “ Padişahım çok yaşa” cılarca doldurulmuşmuş. O mahşeri kalabalıkta mahşerin atlıları usul usul dolaşırlarken bir alkış tufanı ve kıyameti kopmuş aniden. Tüm bakışlar Böyük muhtarlık kapısına yönelmiş. Beklenen an gelmiş. Dünyanın gelmiş geçmiş en en böyükkkkk bilek güreşçisi olduğunu söyleyen zat-ı şahaneler kapıda görünmüşler.Hızlı adımlarla yürüyüp kürsüdeki yerlerini almışlar. Kürsüden yeri göğü inletmiş demek elbet doğru olmaz. Ama o güzelim Bozdoğan su kemerlerinde sesinin yankılandığını da söylememiz gerekir. Gelelim baş pehlivanın söylediklerinin satır başlarına:
-Eyyyyy beni dinlemeye gelen İstanbullu kardeşleriiimmmmm! Sevgilerimi ve selamlarımı lütfen kabul buyurunnnnn! Allahımın lütfu üzerinize olsuuuunnn! Sizlere öncelikle eski bir olay anlatmak istiyoruuummmmm! Ben Amerikaya gitmiştim bir keresinde. Oranın kara Şerifiyle bilek güreşindeydim. Sağ bileğimle o kara herife, adı neydi yahu? Hani şu sıska
Obama’ya el ense çekerken dedim ki: Bana bak Afrika göçmeniiiii bana bakkkk ! Sol elimi havaya kaldırıp beş parmağımı açarak bağırdım: Lennn Dünya beşten büyüüüüüükkkktüüüürrrrrr! Bilmiyorsan öğren bunuuuuu öğreeenn dedim. O beni dinlerken sağ billeğinin sırtı yerlerde sürünüyordu haaa hhhhaaaa! Ulan kara pislik dedim ona; bir daha asla karşıma çıkmayasın. Hiç acımam ümüğünü sıkarım seninnnnn! Şerif efendinin gıkı çıkmadı vallahhhhh, billahhhhhhh! İkigözüm önüme aksın ki aynen böyle oldu.
( O kadar dinleyiciden kimselerin göremediği bir gerçeği burada biz parça parça açıklayalım. Çünkü o gün orada kayda alınmış kamera görüntülerini uzman titizliği ile yeniden yeniden inceledik. Ve ilk olarak gördük ki; O bilek güreşçisi Obama’dan söz ederken burnu kızarıyordu ha bire. İlk bunu fark ettik.)
Pecer pehlivanın yanında duran İstanbul’un baş muhtarı derin dondurucudan yeni çıkmış gibiydi. Pecer başpehlivan ise hiddetli ve şiddetli bir biçimde nutuğunu sürdürüyordu kamera kayıtlarına göre:
-Bi keresinde de beni Avrupa şampıyonasına çağırmışlardı. Yarışmalar Alp dağlarının eteklerinde yapılıyordu. Davos’ta Davos’taaaa! Hatırladınız mı o Davos’u eyyyy benim sevgili kardeşlerimmmm. Biliyorsunuz ; Perez mi, Penez mi diye birisini çıkarmışlardı karşıma. O betbah beni görünce o güzelim Alp dağlarının bir güzel deresini kirletti biliyor musunuzzzzz! O an aklıma geldikçe katıla katıla gülerim hala! Anladınız değilmiiiii????? Altına kaçırdı altınaa! Ulan sen kiiiimm PECER kim! İsraeloğluları nasıl benim atalarım karşısında duramadıysaaaaaa, o çelimsizde yıkılıp gittiiii benim karşımdan.

( Davos anıları anlatırken pehlivan, o kırmızılaşan burnu azıcık azıcık yamulmaya başladı.)
Bizim bu PECER efendi Rus baş ayısı Putin ile ilgili anılarını sıralarken neler demedi ki!!! Biz kayıtları izlerken neredeyse küçük dilimizi yutacaktık. Bakalım okur olarak sizler neler diyeceksiniz.):
-Bu Ruslar bir garip, bir acayip bir millet yahuuuuu! Eskiden bir deli Petroları vardı ya, o deliye BÜYÜK Petro diyorlar vallahi de billahi de! Şimdi de yeni bir deli bulmuşlar kendilerine: Putin midir nedir, işte o! O Putin’le karşılaştık ve kapıştık birgün. Katarina ninesini sordum ona. Haahaaa hahaaaa! Boğazımızda gözü olanın bileğini kırarım lennnnn diye bir nara patlattım; o an o Rus ayısını görmeliydiniz….Ödü patladı billahiiii ödüüü! Ama ben insaflı ve merhametli davrandım ona. Kulağına eğilip dedim ki, avuç için yıldızları sayacaaaakkkkkk, bundan kurtuluş yok. Fakaaatttt, benim güzel memleketime biraz gaz gönderir, biraz da domates falan satın alırsan bileğin kırılmayacaaaakkkk. Emme basma tulumbası gibi başını salladıda bağışladım o keltoşu.
– Sevgili vatandaşlarımmmmm, benim İstanbullu gardaşlarımmmm, hani derler ya “yıkılan pehlivan güreşten doymaz” diye. Bu deloğlan birgün bana yeniden haber göndermiş; bilek güreşini tekrarlayalım diye. Hayyyy hayyy dedim. Hadi lan dedim sonra, yiğitsen bir uçak daha yolla diye barbar bağırdım. O taaa Hazar’ın arkalarından hık mık deyip duruyo. Gel ulan yiğitsen dedim, gel de şu Esed belasından kurtar beni dedim. Yoksa ikinizi de sakat edeceğim dedim ve kıç üstü oturtum o saç özürlü Rus ayısını. Artık karşıma heç çıkamıyor heççççç!
(Nedenini niçini biz anlayamadık; aniden bu Pecer pehlivan sözü değiştirdi. Bilmem kaçıncı Avrupa şampıyonluğundan dem vurmaya başladı.)
-Ben bu kocamış Avrupalılara belki on kez söyledim ama, kulakları duymuyor bu yaşlı bunakların kulaklarıııı. İki de bir karşıma Markel diye bir hatun çıkarıyorlar. Olmazzzzz kardeşimmm! Enime hanım kızar bu işe diyorum, anlamıyorlar. Sırf bu yüzden şinanay oynadım yemin billahhhhh! Siz anladınız değil miiiiiiii! Beşli dedim beşliiiiii! Şangay şangayyyyyy! Bizim kapıların rüzgarı hasta etti o bunakları da, ben gönlümce bir sefere, pardon, yeni bir şampıyonaya hazırlanmaya başladım.
-Eyyyy benim Mursi kardeşim, eyyyy benim gözü yaşlı Rabiam! Yemin billah olsun kiiiii, seni deviren o genarel eskisini ezip geçeceğim. Benim Osmanlı atalarımın emekleri olan o piramitleri , şeyyyy yahuuu, Mursi kardeşimi Nil timsahları hakemliğindeeee…..Eeyyyy benim eski kahvaltı arkadaşım, sevgili şeyh dostlarım (falan diye uzattı da uzattı bu faslı . Ve
şöyle bitirdi:) O Esed var ya o Esed, o çelimsiz daha beni iyi tanımadııııııı! Gününü göstereceğim onaaa! DAİŞ’li kardeşlerimle birlikte Emevi camisinde namaz kılacağızzzzz namazzzz! Ortadoğu şampıyonluğumu Şam’da ilan edeceğimmmmmm!
(Başpehlivan Pecer efendi derken konu değiştirdi. Bu nerden icap etti, kayıtlardan bunu anlayamadık. Fakat görüntüler giderek ilginçleşti. Kısa örnekler sunalım finale gelmeden.)
-Gelllll, ne olursun gelllll!!!!!! Değerli hocam gellllll de şampıyonluk kutlamalarını birlikte yapalım dedim. Hasret bitsinnnnn istedim. Emriniz başım gözüm üstüne dedim. Ne istediyse verdimmmmm, o haşhaşi hiç beniiiii duymadı sevgili İstanbullulaaaarrrrr!
-Ben de insanım yahuuuu! Benim de elbet şeyim olacaaakkkkk! Onca ömrümde birkerecik, tek birrrrrrkerecikkkkk tatil yapayım dedim. Tüm aile efradımı toplayıp saklanmaya, pardon tatile gittik. O puşt haşhaşi, o Fetö belası peşimi bırakmadı. Askerlerini göndermiş arkamdan. Heeeheee heeee! Keriz elbet o Feto kerizzzzz! Tongaya düşürdüm o kelekoğlu keleği. Soyup soğana çevirdim billahiii. Verdiklerimin hepsini değilse de….

– Bakın şimdi aklıma geldi sevgili din kardeşlerimmmmm! Hani o faiz lobisnin bana oynattığı çifteteli vardı yaaaa! Hani şu park mark meselesi diyorum. Sevgili İstanbullu kardeşlerimmmmm , sizlere yemin billah olsun, ikigözüm önüme aksın, ekmek Kuran beni çarpsın ki, o isyancılarrrrrr CAPULCULARDIIIIIIIII! Camiye işediler camiyeeeeeee! Benim türbanlı ve de kıçı böyük bacımın o büyük kıçına tam seksen çapulcu tekme salladılarrrrrrr! O yüca Allahım hikmetini esirgemedi deeeeeee, o tekmelenen türbanlı kardeşimin şeyine şey bile …….Neyse yavvvv !
SONUNDA OLAN OLDU
– Benim sevgili LALİB’immmmm “! (dediği anı görmeliydiniz! PECER’in sesinden Bozdoğan kemeri sallanır gibi oldu. )
– Bileğime ve yüreğimeeeeeee çelme takmak isteyennnn iç ve dış mihraklarrrrrrrr, getirip getirip önüme ayakkabı kutuları koyuyorlarrrrrrr!” (dediğinde, onun ve evet efendimcilerinin farkında olmadıkları olmaya devam ediyordu: Bozdoğan su kemeri hafif hafif salınımını sürdürüyordu.)
-Kardeşleriiiiimmm, ben bu vatan uğruna oğullarımı verdimmmm! Çocuklarım onca ter döktülerrrrrrr! Günlerce kasa kasa paralar saydılarrrrrrrr! Onca servet nasıl olduda cebimize girdi sanıyorsunuuuuuuzzzz! Gız Enime hanım senin kaç hastahanen vardı? Tüüüüüü hepsi hepsi haaa! Pardon! Ne diyordum? Şeyyyyy, benim küçcük oğlum gazidir gaziiiii! Hem de şeyinden haaaaa!
(Kısaca, Pecer efendinin her cümlesi onun Pinokyo gibi burnunu uzatmıyordu ama, olan Bozdoğan kemerine oluyordu. Salınımların Haliç- Marmara yönünde arttığı görüntülerden açıkca anlaşılıyordu.Böyle bir manzaranın tanığı olan herkesler haklı olarak “ Bu konuşmanın ve bu sallanmaların sonu nereye varacak” diye merak ediyorlardı.) Pecer pehlivan;
-Bazıları benim diplomamı dillerine dolamışlarrrrrrrr! Arşiv var orda arşivvvvvvvv! Kimileri benim padişah olmak istediğim yalanına sarılmışşşşşşşşşlaaaarrrrr!
– Bazı dinsiz , imansız ve meshepsizler hep hiristiyanlarla ve şiilerle bilek güreşi yaptığım iftirasını atıyorlar bu kardeşinize! Güya İŞİD benim çocuğummuş!!!!!! Benim Bilom var Bilommmmm! Hatta bazı gafillere ve satılmışlara göre SAVAŞ ÇIKARMAK isteyen maceraperest bir kişiliğe sahipmişiiiiimmm! Sümme haşaaaa! Küllüyen yalan ve iftira bunlarrrrrrr!
– Şampıyonluk koltuğuna alışmışmşım daaaaa; kalkmak istezmişim deeeee! Laf bunlar laffffff! Millet var Millettttttt! Milli iradeeeeeee! Şu karşıma çıkardıkları Selo yok mu Selo! Len seninle masa başına geçmem diyorum, sözden anladığı yok o genç Kürt şeyininnn! Milli irade dedim yaaaaa! Güya ben o Selo efendinin aklına, sazına ve gülüşlerine gıcıkmışım daaa…..Hapse atılırsa ondan kurtulurum demişim deeee…. Yahu ben milli irade diyorummmmm, onlar ne diyooooo: Kürt iradesiii! Ne alaka yahuuuu!
– Bi de o Selo tutturmuş, güya ben O Feto efendiyle iktidar ortaklığı yapmışmışımmmm! Hadin ordan; hadin ordan! ( bu son sözler çalıntı ama….. olsun.) Hataaa ve hattaaa bazı başka alçaklar ve namussuzlarrrrr daha da ileri gittilerrrrrr: Benim paradan başka sevdiğim yokmuş güyaaaa! ENİME hanım yoksul günlerimden arta kalasıymış. Tüm kadınlara düşman olduğum yalanına sakın ola inanmayasınızzzzzzzz! Ben vatanımı çooooooooookkkkk ama çok seviyorummmmm! Yaradılanı yaradandan ötürü severim bennnnn! Bunun en açık örneği BENİM KÜRT KARDEŞLERİMDİRRRRRRR! Hiç Kürt kardeşlerimle bilek güreşi yaptığımı……….”
Sonrasını sormayın. O son sözler öylece yarım kaldı. Çünkü PECER pehlivanın Kürtlerle ilgili diğer söyleyeceklerini Bozdoğan su kemerinin dinlemeye vijdanı elvermedi sanırız. Ağır bir sarsıntı geçirdiği gözlerden kaçar gibi değildi çünkü.

O günün, yani 21 Ağustos günün , baş muhtarlık binası önündeki Pecer pehlivanın konuşma kayıtlarını inceleyenler olarak buraya şunları da eklemek zorundayız:
Erciyes dağı derin uykusundan mı uyandı; uyandı da yeniden lavlar püskürtmeye mi başladı; lavlarını değil ama, tüm gaz bulutlarını gökyüzü postasıyla Saraçhane meydanına mı göndermişti, burası pek anlaşılamadı. Fakat o anı herkesler görmeliydiler. O görkemli Erciyes’in tüm öfkesi gaz bulutlarına karışmış ve rüzgarın önünde koşa koşa Saraçhane meydanına ulaşmış gibiydi.
Yani Pecer pehlivanın andığımız uzun nutkundan Simon’un şakirtinin özel ve özenle yaptığı kapı etkilenmiş olmalı. Etkilenmiş olmalı ki; kemerin sarsıntıları giderek arttı.Elbet taş sürtünmelerinin çıkardığı gıcırtılar civardaki tüm martıları korkutup kaçırdı. Sanırsınız ki bir an geldi ve o İstanbul gerdanlığı bir yerlerinden ÇAAAATTTTT diye çatladı. İşte o anda ortalığı bozbulanık dumanlar kapladı. Göz gözü görmez oldu. Sabır taşının uğultuları yeri göğü inletti.
O martı kanatları vardı ya o martı kanatları…. Aradan geçen onca uzun yıllar o martı kanatlarını önce toza, sonra gaza çevirmişmiş meğer. Oncacık martı kanadından onca gaz o küçücük taş oyuğuna nasıl sığmış diye insanın aklı şaşıyor.
Pecer’in “ Kürt kardeşlerim” sözleri ardından Vezneciler ile Fatih camisi; Aksaray köprüleri ile Haliç arası sisle doldu anında.
O kalın sis mi, toz mu, gaz mı her ne ise işte; görüş mesafesi bırakmamıştı meydanda. Görüntüleri görenlere o nedenle sonrasını sormayın boşuna. Fakat son bir ek yapıp şunu dememize izin verin:
Pecer pehlivanın akibeti berbat görünüyor. Yarınlarımız mı; o epeydir savaş çengelinde asılı. Tüm beyni kör ve sağırlara duyurulur.

25 Ağustos 2016

Kemal Bilget.

Diğer Başlıklar

YASAKLI “MUNZUR KÜLTÜR ve DOĞA FESTİVALİ’NİN” BANA HATIRLATTIKLARI ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! Heybet AKDOĞAN

YASAKLI “MUNZUR KÜLTÜR ve DOĞA FESTİVALİ’NİN” BANA HATIRLATTIKLARI ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİElazığ’ın, Kovancılar ilçesinde doğup, büyüdüm.Büyümeye başladığım …

POPÜLİST SİYASET! Heybet AKDOĞAN

Popülist siyasetSon dönemde siyasetin baskın bir unsuru haline gelen popülizm, siyasi çevrelerce geniş bir anlam …

ATATÜRKÇÜLÜK! Heybet AKDOĞAN

AtatürkçülükBir modernleşme serüveniydi tüm öykü.Gelenekselleşmiş Osmanlı kültürünün gerici karakterini aşmak isterken, yeni dünya düzeninin hegemonyasına …

TÜRK ULUSUNUN VARLIK KOŞULU KÜRTLER! Heybet Akdoğan

Türk ulusunun varlık koşulu KürtlerTanzimat’la başlayan Türk modernleşmesi aynı zamanda Kürt halkına karşı yapılmış zulümlerin …